Çocuğa olan bakış tarihsel süreç içerisinde incelenirse; “Antik Yunan’da sağlıksız doğan çocuklara yaşam hakkı tanınmaz, sakat doğan çocuklar, yerleşim yerinin uzağında bir yerde, ölüme terk edilirdi.” Antik Yunan döneminde çocuk eşya gibi görülmekteydi, sağlıksız veya onların işine yaramaz durumda ise bir kenara atılır, sağlıklıysa iş gücü olarak değerlendirilirdi. Yunanlılar çocukları eğitmek için şiddetin kullanılması gerektiğini düşünüyordu. Platon ve Protogaras, çocuk eğitiminde sopa kullanılmasını onaylayan Yunan düşünürlerdendi. Roma hukukunda çocuğa bakış açısı oldukça katı ve adeta çocuğu yok sayar nitelikteydi. “Babaları çocuklarını dilerse satabilir, bir suç işlerse cezalandırabilir, hatta öldürebilir.” Roma hukukunda çocuk baba tahakkümü altındaydı, annenin çocuk üzerinde bir söz hakkı yoktu. Aralarındaki anne çocuk ilişkisinden daha çok biyolojik bir bağlantıydı.

Jan Steen – A School for Boys and Girls (1670)

Orta Çağ’da hukuktan sanata birçok alanda çocuğa dair herhangi bir iz bulmak çok zordur. Orta Çağ’da bir kişi kendi çocuğunu öldürebilirdi, ebeveynler çocuklarına karşı sevgi ve koruma yükümlülüğünü kabul etmezlerdi, bazı ebeveynler çocuklarını sütannelerine veya bakım yurtlarına veriyorlardı çocuklar ebeveynler için adeta bir yüktü. Çocuğa herhangi bir miras hakkı verilmemişti. Antik Yunan’daki çocuğa “iş gücü” bakışı Orta Çağ’da da devam etmiş olup çocuklar sermaye ve köle gibi görülmekteydi. Aristokrat aileler çocuktaki farklılıkları ve ayrı bir birey olduğuna dair izleri silmek ve onları otoriteye itaat ettirmek için çocuklarını rahatlıkla kırbaçlıyorlar ve cezalandırıyorlardı. Hristiyanlıktaki çocuğun günahkâr olduğuna dair var olan inanış, çocukların yetişkinliğine kadar eğitilmesi hatta cezalandırılması gerektiği düşüncesine sebep olmuştur. Batı Orta Çağı’nda sanat eserlerine bakıldığında gerçek bir çocuk imajına rastlanmamıştır. “Çocuk şeklindeki melek heykelleri, küçük çocuk figürleri olsun hepsi birer yetişkin gibidir.” Orta Çağ’da çocuklar için özel giysiler ve saç modelleri bulunmuyordu. Tüm giysiler ve saç modelleri yetişkinlerin beğenisine göre veya kendilerine benzer şekildeydi. Bu durum Reform ve Rönesans ile değişmeye başlamıştı. Rönesans, Reform ve Aydınlanma ile başlayan değişimde, çocuğa yüklenen anlam, çocuğa karşı takınılan tavır ve çocuğun ailedeki konumu değişmiş artık yetişkinden farklı bir anlama kavuşmuştu. Bu durumla birlikte çocuğun doğasını inkâr etme durumu sarsılmaya başlamıştı. Orta Çağ’daki çocuk anlayışına eleştirel olarak yaklaşan ilk düşünürler John Locke ve J.J. Rousseau’dur. Locke ve Rousseau Hristiyanlıktaki “günahkâr çocuk” kavramını reddederek çocukların doğuştan ne iyi ne de kötü olduklarını, kötülük ve kusurların çocukların çevresinden, yaşadıklarından ve ailesinden kaynaklandığını söylemekteydiler.  

Rousseau: “O kabahatin ne olduğunu bilmez, ona asla af dilettirmeyiniz; çünkü o sizi incitmeyi bilmez. Vicdan ve ahlak kavramlarını anlayamayacak yaştaki çocukları ahlaka aykırı davrandı diye cezalandırmak ne derece doğrudur?” düşüncesiyle Antik Yunandaki ve Hristiyanlıktaki çocuğun yetişmesi için cezalandırılmalıdır düşüncesine alenen karşı çıkmaktaydı. Yöneltilen eleştiriler ve yaşanılan yeniliklerle artık çocuğa bakışta başka bir boyut kazanıldı. Ailedeki konumu değişmiş, sevgi ve eğitim ihtiyaçlarına karşı duyarlılık geliştirilmişti. Ama bunlarla birlikte çocuğun ebeveynden farklı bir konumu olduğu veya tam olarak bir birey nazarıyla bakıldığı hala söylenemezdi. Modernliklerle birlikte ebeveynlerin ve devletin çocuktan beklentisi; hayırlı bir evlat ve vatansever ve hizmetkâr bir vatandaş olması yönündeydi.

Günümüz toplumlarına gelecek olursak, bugün çocuklar tüketimin bir kolu olarak, aile statüsünü yükseltmeye araç olmaktadır. “Kemal İnal’a göre tüketimin statüsel bir işlev gördüğü günümüzün kapitalist toplumlarında çok hızlı bir tüketime davet edilen çocuklar, ailelerin yüksek toplumsal statü satın almalarının en etkili aracı haline gelmişlerdir.” Bu durum toplumda başarı odaklı ebeveynlere ve gruplara sebep olmuştur. Günümüzde ebeveynler çocuğun ihtiyaçlarını kabul etseler de çocuklarını kendi bir uzvuymuş gibi görme şekli hâkimdir. Ebeveynler çocuğunun kendisi gibi düşünmesini, davranmasını ve kendilerini onore etmesini istemektedirler. Bu doğrultuda davranan çocuğu başarılı, olgun ve düzgün olarak nitelemektedirler. Winnicott “Yetişkinler itaati büyümekle karşılaştırırlar; hâlbuki itaat, çocuğun en büyük ahlaksızlığıdır.” der. Yetişkinler çocuğunun başarısını, hatasını, seçimlerini ve yönelimlerini gibi birçok konuda çocuğunu ayrı bir birey olarak değerlendirmek yerine kendi uzantısı olarak düşünüp tepkisel ve inkâr edici tavırlar sergilemektedirler. Saygıdan ziyade itaat istemektedirler ve bu çocuğa karşı yapılan en büyük saygısızlık ve yok saymadır.

Mülteci Çocuk – Ebrar Kılınç (2019)

Toplumumuzda çocuğun fikri, tercihi veya seçim hakkı olmadığı yönündeki inanış, “ aman çocuk işte” ile verilen her cevap çocuğu bir kez daha yok saymaktadır. Yok sayılan bunu içselleştiren her çocuk yetişkin olduğunda bir başka çocuğu yok saymaktadır. Çocuklar için “ melektir” söylemi mecazi olarak değil her konuda geçerli olmalıdır. Çocuklar dünyayı anlamlandırmaya çalışırken sergiledikleri davranışları, tepkileri ve düşünceleri kötü olarak yorumlayıp cezalandırmadan önce onların melek olduğuna dair düşünceyi hatırlayıp ve öyle yaklaşılmalıdır. Ebeveynler kendileri aracılığıyla dünyaya gelen çocukları kendi uzantısı olarak görmek yerine onları ayrı bir birey olarak gördüklerinde, çocukları kendilerine ait dünyalarında değerlendirdiği zaman çocuğa karşı gerçek saygı ve sevgiden bahsedebiliriz ancak o zaman çocukların hakları başkaları tarafından gözetilmek zorunda kalmaz ve tam da o zaman yok sayılmaları, görünmezlikleri son bulacaktır.

Sacide Kaba