Devlet mekanizmasının insanlar üzerinde koruyuculuk yapmaya ve toplumsal ilişkilerdeki düzeni sağlamaya başladığı dönemlerden itibaren insan özgürlüğünü kısıtlayıcı işlevi daima tartışılagelmiştir. Tartışmaya argüman olan kaynaklar genellikle, devletin insanların haklarını hür bir şekilde kullanabilmesini kısıtlamasının, devletin insanları muhafaza etmesine baskın olduğu üzerinedir. Düşünmek, üretmek, ilişki kurmak ve ifade edebilmek de bir insanın insan olarak sahip olması gereken en temel haklar olması dolayısıyla, diğer insanlara karşı bir hak ihlali doğurmadığı takdirde, herhangi bir kurum ya da kimse tarafından kısıtlanması insan özgürlüğünü zedeleyici fiiller olacaktır. Her ne kadar çok kişi hak ve özgürlükleri anayasa metinlerinde güvence altına alınmış olsa da, yürütme açısından pek çok yanlış uygulama örneklerine rastlamak mümkündür. 1789’da Fransız yurttaşları isyana teşvik eden, Gandhi’yi bağımsız bir Hindistan hayali için ‘dava adamı’ kılan, Martin Luther King’e bağımsızlık mücadelesi verdiren etkenler, devlet yöneticileri ve yasa koyucuların zaman zaman insan özgürlüğünü çiğneyen ve insan hakları aleyhine kararları uygulayabileceğinin birer örneğidir. Bunun gibi, tarihte insan özgürlüğü ve haklarına zarar verilen pek çok vaka vardır. Lakin, Henry David Thoreau’nun mücadelesi diğerlerine öncülük etmesi dolayısıyla büyük bir önem taşımaktadır.

Henry David Thoreau

Amerikalı düşünür Henry David Thoreau’nun özgür bir Amerikalı olmasına rağmen köle yanlısı bir devlete karşı yürüttüğü haklı özgürlük mücadelesi 19. yüzyıl ortalarında yeni bir akımın doğmasına sebep olmuştur: “Sivil İtaatsizlik”. İnsanların doğasına göre hareket etmeleri gerektiğini ve kişisel gelişimini sınırlandıracak dış etkenlerden arınması gerektiğini savunmuştur Thoreau. Gerçek hocanın doğa olduğunu ve doğadan öğrenmemiz gereken pek çok şey olduğu görüşünü benimseyerek 1846 Temmuz’unda Concord yakınlarındaki Walden Gölü’nün kenarında kendi emeğiyle 28 dolar 12 sent karşılığında inşa ettiği kulübesinde yaşamaya başlamıştır.1 Üstelik o dönemde bir ev yapmanın maliyeti yaklaşık 800 dolar iken oldukça minimal tercihlerle bunu gerçekleştirmiştir. Lakin göl kenarındaki yaşamından henüz bir sene geçtikten sonra, Massachusetts eyaletinin 20-70 yaş arası erkeklerden aldığı başvergisinden dolayı vergi toplamakla görevli Thoreau’yu uzun zamandır ödemesi gecikmiş vergi borcunu ödemesine dair ihtarda bulunur. Vergi borcunu yine ödememekte ısrar eden Thoreau hapishaneye atılır ama halasının desteğiyle vergi borcu ödenince bir gece hapishanede kaldıktan sonra çıkar. Hapishaneden çıktıktan sonra “Walden and Civil Disobedience” isimli eserini ele alır ve eserinde Sivil itaatsizlik kavramına temas eder. Makaleyi Türkçeye tercüme eden çevirmenin (Caner Turan) ifadesiyle sivil itaatsizlik, modern toplumlarda demokratik bir protesto etme aracıdır. Thoreau için iki yıl iki ay süren bir süreç olsa da, bu yaşam biçimiyle yeni akımların doğmasına ve Gandhi, Martin Luther King, Hannah Arendt, Jürgen Habermas gibi fikir insanlarını etkileyecek “sivil itaatsizlik” anlayışının doğmasına sebep vermiştir.

Thoreau sivil itaatsizlik anlayışını eserinde, “En iyi devlet hiç yönetmeyen devlettir. Ve ancak insanlar hazır olduklarında böyle bir devlet biçimi mümkün olacak. Devlet en iyi ihtimalle belli bir amacı gerçekleştirmek için kullanılan bir araç olmaktan ibarettir; fakat genellikle devletlerin çoğu bazense tümü böyle işlemez.” görüşüne dayandırmaktadır. Thoreau bu ifadeleri, anarşizmin bir biçimi olarak algılansa da, anarşizmden tamamen bağımsız olmamak kaydıyla farklı unsurlara ve neticelere sahiptir. Sivil itaatsizlik kavramına hukukçuların yaklaşımı anarşizm ve “sivil itaatsizlik”i ayıran önemli bir unsura işaret etmektedir. “Sivil itaatsizlik genel olarak, etik amaçlarla ortaya konulan, şiddet içermeyen, yasamanın yasalaştırdığı ve hükümetin yürüttüğü kanunları protesto etmek amacıyla gerçekleştirilen, protesto edilen kanun hükümleriyle kamuya açık bir şekilde karşı karşıya gelinen ve bu hükümlerin protestocular tarafından bilerek ve istenerek ihlal edildikleri eylemler olarak tanımlanabilir. Sivil itaatsizlik daha net bir ifadeyle ve kısaca, yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir.” Thoreau’nun hayatında da görüldüğü üzere sivil itaatsizlik, bireyin devlet kurumunun varlığına bir karşı koyuşu olmaktan öte, yürütmenin haksız uygulamalarını ve devletin adaletsiz yapılanmasını eleştirerek yine hukuki müeyyidelerin varlığını kabul eden bir protesto eylemidir.

İnsanlar genellikle her ne kadar çok devlete bağlı olsalar ve temel hak ve hürriyetlerinin istismar edildiğinin farkında olmasalar da “sivil itaatsizliği” devletin haksız ve adaletsiz uygulamalarının olduğu durumlarda bir temel hak olarak değerlendirmelidir. Ayrıca insanların bu hakkını yeni bir hak ihlali doğurmayacak biçimde her koşulda, eleştirel düşünme perspektifiyle, kullanması gerektiğinin bilincinde olması gerekir.

Abdülkadir Pala