Artvin’de büyüdüm, yanı başımda Gürcistan vardı . Eski Sovyet ülkesi …

Bir Gürcü tanıdığımdan bazı Gürcü evlerinde piyano ve kütüphanenin olduğunu, yiyecek konusunda hiç zorluk çekmediklerini çünkü eşit bölüşüldüğünü, devletin onları belirli günlerde tatile yolladığını işitmiştim. Sonra Sovyetler Sistemi çöktüğünde nasıl bir gecede fakir kaldıklarını anlatmıştı bana.  Paralarının değeri pul olmuş. Eğitim seviyeleri düşmüş. Kulağa hoş gelen bu sistem kısa süre içerisinde niye çökmüştü peki?

Üniversiteye başladığım vakit eski Sovyet vatandaşı olan bazı Azerbaycanlılarla konuştuğumda Sovyet Sistemi’nin ne kadar kötü bir şekilde idare edildiğini onlardan işittim.

Kırgız arkadaşlarım da oldu. Onlar bir araya gelince aralarında hep Rusça konuşurdu, Kırgızca’yı köylüler konuşurmuş öyle söylerlerdi. Siz de Türk’sünüz derdim. Hayır, biz Türk değiliz Kırgız’ız der, Anadolu’dakilerin asimile olduğunu söylerlerdi. Asimile halk değil melez derdim.

Oysa Türk ismi sadece bir millet adı değil grubun adıdır. Tıpkı Germen ve Slav isminde olduğu gibi…  Bir türlü izah edemiyordum.

Sovyet Sistemi’nin niye çöktüğü sorusu beynimi işgal ediyordu. Konuyla ilgili çeşitli kitaplar okudum ve okumaktayım. Şu neticeyi elde ettim. Hoşgörüden uzak olan devletler varlıklarını koruyamaz.

Hitler, Yahudi katliamı sebebiyle insanlık suçu işledi; Sovyetler ise kendi yandaşlarını ve rejim muhaliflerini öldürerek bu suçu işledi. Maksim Gorki’nin dahi bazı aykırı görüşlerinden dolayı öldürüldüğü söylenir.

Ateist bir sistem olduğu için ibadethaneler kapatıldı, kolhozlaşma (kooperatifleşme) sistemi ile şahısların mallarına el konuldu (Günümüzde Tunceli belediyesi özel teşebbüsün önüne taş koymayarak belediye kooperatiflerinin örneğini sunmakta).

Büyük toprak sahiplerinin statüsü Roma imparatorlarını dahi tedirgin ederdi. Öyle ki büyük toprakları zamanla küçültürlerdi. Engel olunmadığında derebeylik sistemi ortaya çıktı.

Doğu Roma’nın mirasını alan Osmanlı feodalitenin ne menem bir şey olduğunu bildiği için sadece merkezi yönetimin güçlü olmasını istiyordu. Devlet hanedanın ortak malıydı. Daha sonra padişahın denecekti. Yönetimin güçlü olması burjuvanın ortaya çıkmasına engel olmadı.

Sonlara doğru İltizam Sistemi ile ağalar ortaya çıktı. Cumhuriyet kurulduğunda halka araziler dağıldı. Öyle seri bir üretim yapılıyordu ki yeni kurulan bu devletin para değeri Amerika’dan bile değerliydi. Fakat bu sistem toprak ağalığının yolunu açtı. Adnan Menderes büyük bir toprak ağasının çocuğudur mesela…

Sovyetler’e dönersek, yönetim tarafından azınlıklara ana dil hakkı tanındı. Özerk yönetimler sadece iç işlerinde serbest idi. Petrol ve doğal gaz kaynaklarının kullanımı doğrudan Moskova’nın hakkıydı. Zaman zaman yanlış uygulamalar sert sonuçlara neden oldu. Mesela Aral gölü toprağı sulama amacıyla kurulan baraj yüzünden çöl oldu.

Azınlık halklarının nüfusunu dengelemek için özerkliği tanınan eyaletlere Ruslar yerleştirildi.  Belli dönemlerde Türk nüfusu düştü.

Fakat bu halklar bağımsız bir devlet olmak adına İkinci Dünya Savaşı’nda Nazileri desteklediklerinden dolayı ayaklanmaları ağır bir biçimde bastırıldı. 

Kırım’da yaşayan binlerce insan Sibirya’ya sürgüne gönderilirken yolda telef oldu ya da oraya ulaştıklarında açlıktan öldü.

Rus knezliği henüz kurulduğunda bile Don ve Volga Nehirlerinin kıyısında, Kazan’da ve Kırım’da varlıklarını sürdüren bu yerlerde bir dönem Türk nüfusu bile kalmamış.

Yapılan bu yanlışlar Kruşçev döneminde açıklık politikası ile dile getirildiğinde bölgeye tekrar Türkler yerleşmeye başlamış.

Sosyalist yönetimde okullaşma sayısı arttı. Nizamlı bir şehirleşme meydana geldi. Bugün eski Sovyet ülkesi olan Azerbaycan gibi ülkelerin oturmuş bir şehir geleneği vardır.

Sistemin nasıl uygulandığı kadar kuramların bizatihi kendisi ile de ilgileniyorum.

Devrimlerin aşamaları şu şekilde cereyan eder. Köhnemiş sistemi yıkmak adına her görüşten insan toplanmaya çalışılır ve devrim yapıldıktan sonra çekirdek kadroyu oluşturanlar muhalif olan kendi taraftarları bile olsa sindirir. Yıkılan sistem ayıklanmadan inkâr edilir. Bu yüzden de devrimlerin sonuçları tam olarak öngörülemezliktir.

Susan Sontag hiçbir ideolojiye sahip olmayanlar bizi fena halde küçümseyecek ama kimse bizimle aynı düşüncelere sahip olmazsa dünya daha da yoksul bir yer olacak, der. Arada bir ideoloji gözlüklerini dışarıdan süzerek bakmakta fayda var. Sadece kendi mahallenin hocası olmaktan vazgeçerek Besim Fatih Dellaloğlu’nun dediği gibi kanon olmaya gayret etmek gerek.  İdeolojileri ezberlerin üzerine bina ederek değil sorgulayarak, üstüne katarak eklemeli. Üzerine düşünülmüş fikirler kişileri dar ideoloji odalarına hapsederek bölemez.

Kübra Yıldırım