Aydınlanma Dönemi Ütopyaları

Akıl Çağı ya da Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan dönem 1650-1800 yılları arasında Batı Uygarlığı’nın modern çağa geçişini tanımlayan bir dönemdir. Aydınlanma’nın temelleri Rönesans Dönemi’nde atılmıştır. Bu dönemdeki keşifler insanın dünyasını genişletmiş ve odak noktası haline gelmiştir. Fakat bu dönemde diğer çağlardan farklı olarak akıl ön plana çıkmıştır. Immanuel Kant (1784, 481-494) Aydınlanma Çağı’nın kurucu ilkesi olarak şöyle der: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmama durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. “Sapere Aude!”Kendi aklını kullanma cesaretini göster!”

Aydınlanma Çağı’nın akla öncelik tanıyan bir çağ olması, kent tasarımlarında da farklı bir döneme geçilmesine neden olmuştur. Bilim ve teknoloji, modern düşünceyi doğurmuş ve daha çok anıtsal nitelikte binalar ön plana çıkmıştır. Kilisenin etkinliğinin azalmasıyla kent planlamalarının odağından şato ve kiliseler kalkmıştır. Aydınlanma Çağı’nın öne çıkan tasarımcılarından, Etienne Louis Boullee ve Claude Nicolas Ledoux’un tasarımları bu dönemin çarpıcı örneklerindendir.

Ledoux’nun ve özellikle de Étienne-Louis Boullée’nin eserlerinde “architecture parlante” veya “konuşan mimarlık” olarak adlandırılan şeylere odaklanmak gerekir. Ledoux, muhtemelen bugün ilk modern fabrikayı inşa eden kişi olarak bilinmektedir. Bu fabrika, 18.yy’ın sonlarında kaya tuz üreten bir yerdi. Öyleyse, örneğin, bugün UNESCO aracılığıyla bir Dünya Mirası Anıtı statüsü almış olan “Saltwork’ü” ele alırsak, inşa edilmiş olduğunu görebiliriz. Saltwork, 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılda bir fabrika olarak işlev gördü. Ama Claude-Nicolas’ın yaptığı şey, bu fabrikaya bakıp bu yapıdan bir ideal şehir hayal etmek oldu. Adını da “Chaux’nun İdeal Şehri” olarak belirledi. Burada bulunan asıl şey: “Saltwork’ün” ideal toplumun vizyonunu oluşturmasıdır. Bu ütopik bir harekettir. Temsil, mükemmel sosyal dünya oluşumun yapılarla bir araya getirilmesinden sonra gelir. Burada, geometri bizi kapsayan şeydir: “Yarım dairenin, ovalin, elipsin tüm çeşitlerinin bir araya gelmesi insanoğlunun varoluşunun doğayla olan uyumunun bir çeşit biçimsel göstergesidir.” Gezegenlerin eliptik şeklinden bunu çıkarabiliriz ya da üretim döngüsündeki ekonomik işleyişi düşleyebiliriz. Ledoux’nun terimiyle işte bu bir ütopyadır.

“Doğadaki her şey bir devinimdir; taşın suya düşüşü sonsuz bir döngü oluşturur; merkezkaç kuvveti bir dönme hareketi ile sürekli engellenir; hava ve denizler daimî bir döngüdedir. Yani, Chaux Kasabası, güneşin tanımladığı kadar saf ve engin bir devinim biçimidir.” Saltwork’ün dili, doğada ve toplumun yeniden inşasında kullanılan geometrik formların ısrarıdır. Bu konuşan mimaridir. Bizim için önemli olan, ideal kenti ve sosyal düzeni yeniden düzenleyen kurumların ya da kamu kurumlarının bu ilişkisinin gerçekten sadece 18. yüzyılda ilk kez tam olarak ortaya çıkmış olmasıdır.

Étienne Louis Boullée, tarihsel olarak bu hatlar boyunca, sıra dışı bir karakterdir. O akademik olarak eğitilmiş bir mimardır. Aydınlanma, sosyal felsefenin doğuşunu, demokrasi nosyonlarını, kraliyet otoritesine meydan okuyacak yeni hükümet biçimlerini, Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi ile birlikte toplumun yeniden oluşumunu göstermektedir. Dolayısıyla, bu tarihsel bağlamda ütopik düzenlerin ve kamu binalarının hayal edilmesinin gerçekleşmesi sürpriz değildir. Yani, aslında, Aydınlanma bir tür mimari figür olarak mükemmel bir uyumun neticesidir.

Burada değinilen şey, Boullée’nin “gömülü mimarlığın türünü karakterize eden bir mezar anıtı” olarak adlandırdığı şeydir. Birincisi, bu görüntü, bir şekilde, temellendirilmiş bir biçimde, görkemli bir biçimde kaleme bağlı olduğu anlamına gelir. Çünkü gördüğümüz binanın özü veya amacı, aslında, bir ölüm mimarisidir. Eğer düşünecek olursanız, bir mezarlık için anıtsal bir geçittir. Bu yüzden mimari formda temsil edilemezi temsil etmektedir. İkinci olarak Boullée’nin tip olarak adlandırdığı şeyi karakterize eder. Bu 18. yüzyılda önemli bir kelimedir: tip veya tipoloji. Bu bir tür ya da mimarlık türüdür ve bu nedenle, bir dizi özellik ya da özellik tipini tanımlar. Bu özellikler veya araçlar, belirli bir etkiye sahip olmak ya da izleyiciye belirli bir tepki göstermesi anlamına gelir. Üçüncü olarak, bu tip veya tipolojinin aslında bir adı vardır. Boullée buna “gömülü mimarlık” demiştir. Buradaki fikir şudur: aslında, mimarlığın kendisini mezara benzetmek için devasa bir yapıyı gömmenizdir. Bu tipolojiden yola çıkarak, kamu binalarının biçimsel bir formatlamasını araştıran Boullée, daha sonra “architecture parlante” veya “konuşan mimarlık” olarak adlandırılan şeyi geliştirmiştir. Bu, kamu binası ve kamusal yapı tipolojilerinin yükselişidir ve 18. asırda, bunun temelde ütopik bir girişim olduğunu idrak edebiliriz.

Her bir geometrik formda, belirli bir amaç, belirli bir kullanımın tematikleştirilmesi, düzenli katı cisimlere, gargantuan kürelere, piramitlere, büyük dörtgenlere dayanır. Sonuç, mimarlığın sembolik yönüdür- başka bir deyişle, bir yapının karakterini nasıl oluşturduğunu- tüm pratik sonuçları geçersiz kılmıştır. Boullée, bunların yapılıp yapılamayacağı konusuyla kesinlikle ilgilenmiyordu. Sembolik aparatları ve sosyal faydalarıyla ilgileniyordu. Mimarlığın temel amacı, Boullée için olasılıkları hayal etmekti. Bunun yerine, diyagonalin üzerinde yer alan dört karesiyle çevrili yuvarlak bir merkez kulesi olan yapının kimliğini tam olarak nasıl okuduğumuzla daha fazla ilgiliydi. Başka bir deyişle, bunu bir sembolik mimari olarak adlandırıyordu.

Boullée, “Mimarlık, Doğa’yı işe koyduğumuz tek sanattır ve bu eşsiz avantaj, yüce unsurunu ortaya çıkarır. Mimariye ait olan, doğanın çalışabileceği araçlar, şiirin sadece tanımlayabildiği etki: Işığın etkileriyle bizi hareket ettirme sanatı, mimarlığa aittir: Ruhu karıştırabilen ve bizi karanlığın dehşetini deneyimleyebilen tüm anıtlarda, ya da tersine, uyandırıcı duygular yaratır. Parlak etkileri sayesinde, bu araçları bilmeli ve onlara hâkim olan mimar, şunu söyleyebilir: Ben ışık yaratıyorum. Bu olağanüstü bir iddialı mimarlık tanımıdır ve bunu saklamak için birkaç nokta vardır. İlk olarak, bu, mimari doğa ile bağlantılıdır demektir. İkincisi, mimarlığın yüce karakteri, doğaya olan bağlantıya dayanmaktadır. Ve üçüncü olarak, bir şekilde, bir binanın biçimsel karakterinin duyularımızı etkilediği varsayımıdır: Karanlıkta korku duyuyoruz. Işıkta sarsıntı hissediyoruz. Son olarak, mimar ve Tanrı arasındaki denklem oluşur: ‘Işık yaratıyorum.’”

Buradaki varsayım, son derece soyut biçimler ve insan hisleri arasında doğrudan bir ilişki olduğu ve geometrik şekillerin aslında mimariyi aşkınlaştırabilmesidir. Çizimler, bu anlamda, yüce için bir şablon haline gelmiştir ve izleyicilerinde yüce bir tepkiyi kışkırtmıştır: “Herhangi bir fikri sık sık tekrar edersek, zihin bir tür mekanizma ile uzun bir süre sonra tekrara düşer… Düzenli sırayla bir dizi düzgün ve eşitlikçi işaretler yerleştirin [sütunlar dizisi gibi] onlar neredeyse inanılmaz bir boyuta uzanacak gibi görünecek ve sonu olmadan çoğalmış gibi görünecek… [Aynı şekilde bir] rotunda bir sınırı düzeltemezsin; Hangi yöne dönüyorsanız, aynı nesne hala devam ediyor ve hayal gücü son bulmuyor. Ama bu parçaya tam güç vermek için parçalar düzgün ve dairesel olarak yerleştirilmiş olmalıdır.”

Gerçek ve ideal arasındaki tarihsel değişim, bahsetmek istediğim son proje için geçerli değil, ki bu tamamen radikal ve bir anlamda kontrolden çıkışı temsil eder. Bu, karanlık ve ışığın manipülasyonunun aslında Boullée’nin en sembolik projesini yaptığı bir projedir. Newton Anıt Mezarı (Cenoteph of Newton). Boullée’nin karanlık ve kasvetli binaların aşkın bir etki yaratabileceğine, yani yüce olanın nasıl üretildiğine ve mimarların açıklıktan karanlığa, darlıktan anormal pasajlara, ne kadar sıradan pasajlar yapabildiklerine ve nasıl sıradan bir şekilde ortaya çıktıklarına gösterdiği ilgiyi örneklemektedir: İnsana verilen tepkileri manipüle etmek. Dikkat edilmesi gereken ilk şey, tüm dünyadaki görüntünün görülmemiş radikalizmidir. Bu türünün ilk tasarımıdır. Konu, eşit derecede görkemlidir. Bu, kozmosun düzeninden daha azı değildir. Şehrin ve evrenin orta çağ görüntüsüne geri dönüşüdür. Bu projede yüce bir mimariye ait olan her türlü özellik, yeniden bir araya getirilir. Bu küre, kelimenin tam anlamıyla küreyi dönüştürür. Bu küre, dünyanın iki ardışık amblemine dönüşür: İçten evren, dıştan dünya; sadece bu evrende çok kıymetli metafizik yerimizi vurgulamak için.

Yapı,çok karmaşık bir tecrübe alanına sahip. Bu, binanın ortasından geçen yükseklikten ziyade bölümün içinde ortaya çıkıyor. Boullée hayalinde, bizi aşağıya doğru gitmeye zorluyor, sonra da uzun, karanlık ve görünürde sonsuz bir koridorda ilerletiyor. Sonra, aşkınlığı görmemizi istiyor. Karanlıkta bir merdivenden çıkartıyor ve uzaya çıkıldığında(yukarı), tıpkı Newton’un mezarının olduğu bir platformla işaretlenmiş olan kutsal merkeze çıkılmış olduğunu hissetmemizi istiyor. İşte bu, kesinlikle karanlık ve aydınlığın ustaca manipülasyonunu ve binanın tam anlamıyla gece ve gündüz arasında nasıl salındığını göstermektedir. Boullée’nin mimarın “ışık yarattığı” iddiasını hatırlayın. Yaptığı şey, dünyanın cildini delmeyi hayal etmek oldu, böylece gün boyunca, ışığın içeri girmesini, yıldızların kalıplarını, takımyıldızların kendiliğini yeniden yaratması için süzülmesiydi. Başka bir deyişle, gün ışığı burada teatral olarak aydınlanır ve yıldızların parlak bir şekilde aydınlattığı gece, gökyüzünün iç etkisini yaratır. Bunu yaparak Boullée aslında bir şekilde, özneyi, binadaki kişi ve nesneyi, evrenin kendisi arasında bir salınımını; iç ve dış arasında, toprak ve güneş arasında olanı teatrallaştırmayı amaçlamaktır. Ayrıca bu, Newton’un elbette, Güneş’in Dünya’yı evrenin merkezi olarak değiştirdiği fikrinden yola çıkarak, Kopernik devriminin draması olarak yer değiştirmesinden bahsedilmesidir. Bu, yüce olanın fikridir.

Boullée: “Gözünüzün önünde çizim yaparak, imkânsız olanın ne olacağını görecektiniz. İzleyicinin kendini bulması ve havada bulunan bulutların sisinde taşınan bir anıt görmesidir. Bu anıtın içsel formu… yeryüzünde yer alan kürenin bulunduğu bir açıklıkla yer çekiminin merkezine vardığınız geniş bir alanın tıpkı doğada olduğu gibi, nereye bakarsanız bakın, sadece bir başlangıç ve sonu olmayan sürekli bir yüzey göreceksiniz ve bunu ne kadar çok kullanırsanız o kadar büyük olur.” Bu elbette, yüce olanın mekanizmasıdır ve ilk kez burada, aslında sonsuzluğu temsil eden bir mimari bulunmaktadır. Bu türden mimari hayal gücü, mimarlığın geçici ya da dayanılmaz mimarisi, kâğıt üzerindeki önemini vurgulamaktadır. Bunun kastettiğini düşündüğüm şey, mimarlığın, geometrinin ve felsefenin çarpıştığı ve bir araya geldiği, aşkın bir imge yaratmak için birlikte çalıştığı bir mimari hayal gücüdür. Bu, etrafındaki dünyayı yeniden yaratmaya çalışan Aydınlanma mimarlarından doğrudan miras kalan bir tutum ya da mimari bir hayal gücüdür.

Adahi Şahin