Ütopyalarda mekân, hayal gücüyle kavranan ve bu kavrayışı mekânsal pratiklerle gerçeğe dönüştüren alanları kapsar. Özellikle klasik ütopyacılığın dışarı kapalı ve dünyanın kötülüklerinden sıyrılmayı sağlamasıyla başlayan mekân serüveni, modern ütopyalarda mekânsal ve toplumsal dönüşümle değişime uğramıştır. Ütopya kavramı ilk kez, 1516 yılında Thomas More tarafından aynı isme sahip eserinde kullanılmıştır. More bu kavramı kullanırken Yunanca ek ve kelimelerle sözcük oyunlarına başvurarak; yok anlamında kullanılan “ou” ön eki ile yer anlamına gelen “topos” sözcüğünü birleştirmiş, ortaya yeni bir sözcük olan ve olmayan yer anlamına gelen “ou-topos”u oluşturmuştur. Ayrıca “ou-topos”un ön eki olan “ou”nun, Yunanca’da iyi anlamına gelen “eu” ön ekini çağrıştırması nedeniyle, bu yeni ön ekle, ou-topos, eutopos olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Eu-topos olarak kullanıldığında ise ütopya sözcüğü bu defa, iyi yer anlamına gelmiştir.

Ütopyayla doğrudan ilişki içinde olan ve onu eleştirel bir şekilde değerlendiren distopya kavramı kötü, zor anlamına gelen Yunanca “dus” kelimesi ve yer anlamına gelen “topos” sözcüklerinden türetilen bir kelimedir. Ütopya, “ou” ön eki ve “topos”un birleşimiyle olmayan yer anlamına geldiği gibi, distopya da zor/zorlu, kötü yer anlamına gelmektedir. Distopyalar, ütopyaların gerçekçi olmayan naif kurgularının gerçekliklerini açığa çıkarmaktadır. Diğer bir deyişle distopyalar ütopyaların kurduğu mutlak mutluluk düzenine bir eleştiri, bir başkaldırı niteliğini taşımaktadır. Ütopyalar orijinalken, distopyalar kopyadır; bütün malzemesini ütopyalardan toplayarak, ütopyaların olumlu içeriğini olumsuzlamakta ve yeniden üretmektedir. Distopyalar, ütopyaların çatlamış bir aynada görülen tahrif edilmiş bir görüntüsüdür.

Kentsel formların şekillendiği süreç Rönesans Dönemi’nde belirginleşmiş ve diğer yüzyıllarda birbirlerinden etkilenerek günümüze kadar gelmiştir. Tarihsel süreçte kent vizyonları içinde önemli bir yere sahip olan ütopya kavramı, ideal kent kavramının şekillenmesini sağlamıştır. Ütopya ile hayali kentler yaratılıp, bu düşüncenin karşısında duran distopya ile bu düzenin yol açacağı olumsuzluklara karşı gelecek olaylar ele alınmıştır. Ütopya ilk kez Platon’un Devlet’inde ortaya çıkmış, Rönesans Dönemi ile kentsel formlarda varlığının kanıtlandığı bir düşünce halini almıştır.

Ütopyalar mimari üretimi tetiklemiştir. Çoğu zaman hiç uygulanma olasılığı olmayan bazı ütopik tasarımlar, üretildikleri dönemden sonra başka mimarlar tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca ütopyalar, mimari üretimin tıkandığı noktalarda, mimari oluşumların var olan kentsel ve mimari sorunları çözemediği anlarda önemli bir rol oynamış, mimari üretimi canlandırmışlar, mimariye yeniden inanılmasına olanak sağlamışlardır.

Rönesans Dönemi Ütopyaları

Geçmişten günümüze kadar, ütopya kendisinden her daim söz ettirmiştir. Orta çağın bireysel özgürlükleri kısıtlayan yapısından dolayı toplumda huzursuzlukların oluşmasından dolayı, Rönesans Dönemi’nde insana verilen değer, insanın nasıl bir toplum içinde yaşaması gerektiğini araştırmaya yönlendirmiştir. Böyle bir ortamda özgürlük, adalet ve eşitlik kavramları ortaya çıkmıştır. Aslında insanın yaşadığı ortamı düzenleme düşüncesi bütün dönemlerde vardır ama tasarım haline ilk defa Rönesans Dönemi’nde gelmiştir. Bu dönemde Filarete, Leon Battista, Thomas More, Tommaso Campanella’nın tasarımları ideal kent tasarımlarına örnek teşkil edebilir.

Rönesans’ta tasarlanan ilk ideal şehir olan bir örnek: Sforzinda’nın Kasabası. Buradaki durum, herhangi bir gerçek olguya dayanmayan, fakat Vitruvius’un metninde tohumları atılan ahenkli ve düzenlilik kurallarına uymak için tasarlanmış bir plandır. Başka bir deyişle, bunun tam olarak bir ütopya olmadığını, daha ziyade resmi bir örüntü olduğu iddia edilebilir. Vitruviyen prensipler, İtalyan Rönesans’ında eskilerin askeri kalesi, hâlâ şehir planlaması için hâkim metafor olarak uygulandığı ve hayal edildiği görülebilir.

Peki, Rönesans’ın ilk ideal şehri neydi, nereden geliyordu, nasıl gözüküyordu? İdeal şehir, mimarlık teorisyeni ve aynı zamanda heykeltıraş olan Filarete’nin icadıydı. Asla yayınlanmayan mimarlık üzerine bir inceleme kaleme almıştı. Bu eser yazı formunda kalmıştır, ancak neslinde ve takip eden nesiller üzerinde büyük ölçüde etkili olmuştur. Burada yapılan şey, düşündüğünüzde hayali bir şehri, aslında, kentin kıvrımlarını anlatan tezlerden bir kesittir. Sekiz köşeli bir yıldız – sekizlik ilke (Vitrüviyen)- bir çember içine alınmıştır. Sekiz köşeli bir yıldıza sahip olduğumuz gerçeği, sekiz hâkim rüzgâra karşı Vitruvius’un görüşünü uyguladığı ve bu durumda karşı karşıya gelen hijyenik şehir fikrini, sokaklarda ve kanallarda alternatif olarak değiştirdiğini açıklamaktadır. Bu durum, Sforzinda’nın şehir limanının inşası olarak bir tür arkeolojik keşfin başladığına değinmektedir: Antik bir efsanevi şehri tarif eden bir altın kitap ortaya çıkarılmıştır. Bu, bir çeşit “mise-en-abîme” ya da bir tür kurgusal manevra olarak adlandırdığımız şeydir: Bu kitaptaki efsanevi şehir, doğal olarak, Filarete’nin Sforzinda’nın planlanması için bir model haline gelmiştir. Esas olarak Filarete’nin yaptığı şey, kendi tasarımını meşrulaştırmak için bir otorite oluşturan eskileri taklit etmekti ve bu, resmin resminin anahtar rolünün metinsel bir bağlamda ortaya çıkışıdır. Diğer bir deyişle, yine bu kelimelerle imgeler arasındaki değişim, ya da dil ve kendi görsel kodları ile mimarlık ilişkisidir.

Sforzinda Kasabası, merkezde kesişen dörtgenleri çevreleyen duvarlı bir çemberden oluşur. Çizimlerden birinde, aslında bu dalgalı manzara üzerinde soyut bir şekil gibi durduğu görülebilir. Öyleyse, son derece geometrik olan planın topografyaya entegre olmadığı açıktır. Daha sonra ikinci büyük, geometrik olarak belirlenmiş bir form, bir çifte çevreye sahip soyut bir diyagram olarak yeniden ortaya çıkar ve son olarak, en detaylı plana, en çok şehir planını andıran haline dönüşür.

Burada, Vitruvius’un bu tür bir soyutlama ya da şematik hayal gücü için tek kaynak olmadığını belirtmek gerekir. Buradaki ideal şehir, kozmosun şekliyle otomatik olarak karşılaştırılır ve mimarın kozmosa atıfta bulunduğu ya da kentinin tasarımı için bir çeşit kozmolojik niyeti olduğu kanaatine sahip olunur. Dolayısıyla, bu merkezi meydanda, bir toplumu oluşturan kurumların çok açık bir sembolik gösterimi bulunmaktadır: manevi, politik, ekonomik ve yargısal. Bu, modern kentte, nihayetinde çok odaklı kentsel planlama olarak adlandırılacak olgunun yeşerme fikridir.

Adahi Şahin