Selam okuyucu, bugün birkaç gün sürecek olan gezi turumuzun ilk durağı olan Ayasofya’dayız. İstanbul’un Sultan Ahmet, Ayasofya Meydanı’nda yüzyıllardır Akropol olarak anılan bölgede yer almaktadır. Pazartesi günleri kapalı olan müzenin giriş ücreti güncel olarak 100 TL’dir ancak müze kart ile giriş yapabilirsiniz. Kişisel önerim müze kart edinmeniz yönünde gideceğimiz diğer anıtsal yapılarda da yardımcı olacak.

Üç kez inşa edilen Ayasofya, ilk olarak İmparator Konstans tarafından 360 yılında Büyük Kilise anlamına gelen “Megale Ekklesia” adıyla yapılmıştır. Üstü ahşap çatı ile örtülü, bazilikal planlı bir kiliseydi. 404 yılında çıkan isyan sonucu yanmıştır. Günümüzde ilk Ayasofya’ya ait bir kalıntı bulunmamakla birlikte Ayasofya Müzesi İkona ve Kilise Eşyaları Deposu’nda Megale Ekklesia damgalı tuğlalar bulunmaktadır.

İkinci olarak İmparator Theodosius tarafından 415 yılında yeniden inşa edilmiştir. Yapı beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planlı olduğu bilinmektedir. 13 Ocak 532 yılında çıkan Nika İsyanı ile yıkılmıştır.

Ayasofya’nın üçüncü ve günümüze gelebilmiş olan inşası İmparator Justinianus tarafından 23 Şubat 532 tarihinde başlanıp 27 Aralık 537 tarihinde törenle ibadete açılmıştır. Mimarları Anthemios ve İsidoros’dur.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte şehrin en büyük kilisesinin camiye çevrilmesi geleneği sürmüş ve camiye çevrilip İslam halkının ibadetine açılmıştır. Bizans’ta olduğu gibi yüzlerce yıl imparatorluk ibadethanesi olarak kullanılmıştır.

Müze haline gelmesi Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile birlikte 1935 yılında müze olarak kullanımına başlanmıştır. Böylelikle Ayasofya tüm dünya halklarına açılmıştır.

Tarihsel bilgileri özetle geçtiğimize göre yapıyı incelemeye başlayabiliriz. Gezi planımızdan bahsetmek gerekirse tarihsel değil, yürüyüşümüzle ilerleyeceğimizi belirtmek isterim. Öncelikle dışardan yapımıza baktığımızda bir bazilikanın İslam’a geçişini görüyoruz minareler ile birlikte kendine has bir güzelliğe büründüğünü izleyebiliyoruz.

Yapıda ilk dikkatimizi çekenlerin Türk payandaları diye de adlandırdığımız Mimar Sinan tarafından yapıyı güçlendirmek için yapıldığını söyleyebiliriz. Yine Mimar Sinan eklerine bakarsak iki adet minarenin de tarafına ait olduğunu belirtelim. Avluda özellikle Theodosius Ayasofya’sından kalma taş eserlerle karşılaşmaktayız. En dikkat çekici olduğunu düşündüğüm koyun frizi eserler arasındadır. Şahsi fikrim olarak koyunları Çoban İsa’ya gönderme olduğunu söyleyebilirim.

Koyun Frizi

Artık yavaş yavaş yapıya girebiliriz, yapının içindeki ilk durağımız dış narteks diye adlandırdığımız camilerdeki son cemaat yeri olarak geçen bölgeye tekabül etmektedir. Aynı zamanda kiliselerde henüz vaftiz olmamışlara ayrılmıştır. Tavanları çapraz tonozlu, duvarları sadece badana yapılmış sade bir yapıya sahiptir. Günümüzde hala bazı Bizans eserleri sergilenmektedir ve Ayasofya hakkında bilgi edinebileceğiniz sürekli devam eden bir video kaydı ve duvarlarda panolar bulunmaktadır. Ancak burada görece en önemli diyebileceğimiz eser Abdülmecid tuğrasının mozaiğidir. Fossati kardeşler tarafından yapılmış ve Abdülmecid’e hediye edilmiştir. Fossati kardeşler Osmanlı Dönemi’nde en geniş çaplı restorasyonu yapmıştır diyebiliriz. Naosta karşımıza çıkacak olan Seraphim Melekleri’nin yüzlerinin kapatılma işlemi de aynı dönemde gerçekleşmiştir. Fossati kardeşler restorasyon sırasında dökülen mozaik parçalarını birleştirerek Abdülmecid’in tuğrasını yapmışlardır, böylelikle dünyanın tek mozaikten yapılan tuğrası ortaya çıkmıştır. Dış nartekste dikkatimizi çeken bir detay da zemindeki damgalı taşlardır. Bu taşlar bildiğimiz kadarıyla I. Ayasofya’dan kalmadır ve aslında taşın ustasını ve nereden geldiğini söyler bizlere.

Seraphim Meleği

İç nartekse geçtiğimizde daha hareketli olduğunu görmekteyiz. Aynı dış narteks gibi çapraz tonozlu bir tavana sahiptir. Naosta yan neflerde de karşımıza çıkacak olan tavan süslemeleri, bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi 730- 842) sonrasına tarihlenir. Dış narteksten farklı olarak duvarlar bu sefer mermer kaplıdır. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmıştır. Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında; tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekânda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuştur. Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir. Zamanla yıpranan mermerler için Fossati kardeşler yapıda sık sık karşılaşacağımız kalem işi tekniğini kullanarak mermer izlenimi vermişlerdir.

Son cemaat yeri olarak da kullanılan alanlardan bir diğeri olduğu için bir müezzin mahfili bulunmaktadır. Sesin cemaate ulaşması amacıyla kullanılıyordu. Sol taraftan devam ettiğimizde galeri katına giden rampaya sağımızda vaftizhaneye giden Güzel Kapı’ya ulaşmaktayız. Ancak biz karşımızda bulunan naos yani ana ibadet alanına açılan dokuz kapıdan bahsedip içeriye gireceğiz. Dokuz kapıdan soldaki üçlü halkın bilhassa hastaların kullandığı kapılardır, oradan geçildiğinde iyileşildiğine dair bir inanışın sonucudur. Sağdaki üçlü yine halk tarafından kullanılırdı. Ortada bulunan üçlü ise iç narteks bölümünden ana mekâna geçişi sağlayan ve 6. yüzyıla tarihlenen kapı, Ayasofya’nın en büyük kapısıdır. 7 metre boyundaki İmparator kapısı, bronz çerçeveli olup, meşe ağacından yapılmıştır. Kanatlarının üzeri tunç levhalarla kaplı olan kapı, yalnız İmparator ve mahiyeti tarafından kullanılırdı. Bizans kaynaklarında, kapının, Nuh’un Gemisi’nin tahtalarından yapılmış olabileceğinin yanı sıra, Yahudilerin kutsal levhalarının saklandığı sandığın tahtası da olabileceği bilgisi geçmektedir. Kapının üzerinde çengeller bulunmaktadır, bu çengeller kapının perde ile kullanıldığını göstermektedir. İki yanında bulunan iki kapı da İmparator maiyetine (saray erkânına) aittir. İmparator Kapısı üzerinde yer alan VI. Leon Mozaiği; Pantaktrator İsa tasvirli mozaikte ortada; İsa, arkalıklı bir taht üzerinde oturmakta, sağ eliyle takdis eder durumda, sol eliyle sayfaları açık bir İncil tutmaktadır. İncilin üzerinde Grekçe “Barış Sizinle Olsun. Ben Dünyanın Nur’uyum” yazısı bulunmaktadır. Sağ tarafta madalyon içerisinde baş melek Gabriel, sol tarafta ise madalyon içerisinde Meryem tasviri vardır. İsa’nın ayakları dibinde ona secde eder durumda Doğu Roma İmparatorlarından VI. Leon (816- 912) yer almaktadır. VI. Leon işlediği bir günahtan kaynaklı af dilediği düşünülmektedir.  Mozaik 10. yüzyıla tarihlenmektedir.

Naosa geçiş yaptığımızla öncelikle Ayasofya’nın bizi 1500 yaşındayken bile hala tüm ihtişamıyla karşıladığını görmekteyiz. İmparator Kapısı’nın üstündeki panolar gözden kaçan ama görülmeye değer detaylardır. Burada basamaklı bir yerin üzerinde bir haç görülmektedir ve bu ikonografik olarak Golgota Tepesi’ni simgelemektedir. Bu panonun altındaki panoda ise yunus balığı vardır, burada yunus balığının Poseidon’u simgelediğini pagan inanışına göre de Poseidon’un mızrağını vurduğu yerde deprem olduğunu, depremden korunmak için de Poseidon’un simgelerinin yapıya yerleştirildiğini söyleyebiliriz. Deprem, yangın gibi başına birçok felaket gelen Ayasofya için mitlerden doğma da olsa koruma çabaları hem dikkat çekmektedir hem de yapının geçiş dönemine ait bir eser olduğunu bize hatırlatmaktadır. Biraz ilerledikten sonra karşımıza tüm ihtişamıyla kubbe çıkmaktadır. 55,60 metre yüksekliğe,  31,87 / 30,86 metre çapa sahip bu kubbe Bizans Döneminde altın rengi mozaiklerle kaplıdır. Kubbenin 4 tarafındaki Seraphim Melekleri’nden birinin yüzü açık diğer üçünün yüzü ise kapak gibi bir şeyle kapalıdır. Kapaklar eserlere zarar verilmeyecek şekilde sadece İslam inancı gereği Fossati kardeşler tarafından kapatılmıştır. Seraphim Melekleri Tanrı’nın tahtını koruduğuna inanılan altı kanatlı ateşten olma meleklerdir. Kubbenin tam ortasında Nur Suresi yazılıdır bu da imparator kapısı üzerindeki mozaiğe gönderme olarak düşünülmektedir. Kubbe çevresinde olarak adlandırmak doğru olur mu görecelidir ancak hat levhalardan bahsetmek gerekir. Ayasofya’nın içinde yapılmış olan bu levhalarda Allah, Muhammed, 4 Halife ve Hasan-Hüseyin yazmaktadır. İçeriden çıkartılması için parçalanması gerekmektedir çünkü her birinin çapı 7,5 metre civarındadır ve Ayasofya’nın hiçbir kapısı bu genişlikte değildir. Apsise doğru ilerlerken yerde “opus sectile” olarak adlandırdığımız yerleştirme şekliyle oluşturulmuş Omphalion bölümü bulunmaktadır. Bu bölüm imparatorların taç giyme töreninde durdukları yerdir. Apsise geçmeden yapıyla bütünlük halinde olan müezzin mahfili ve şahsımca romantik bir hava kattığını düşündüğüm hünkâr mahfili bulunmaktadır. Apsis, İslam mimarisinde mihraba karşılık gelen yönü gösteren bölümdür. Ancak kiliseler doğu-batı doğrultusunda inşa edilir ve kıble doğudur, camilerin yönü güneydoğu olduğu için apsisin içine mihrap eklenmiştir. Apsisin içerisine minber yerleştirilmiş cami yapısı oluşturulmuştur. Mihrabın iki yanına Kanuni Sultan Süleyman’ın Macaristan seferinde, Budin’in fethi sırasında, Sadrazam İbrahim Paşa tarafından, Macar Kralı I. Matyas’ın saray kilisesinden getirilen şamdanlar bulunmaktadır. Apsisteki çini panolar, hat levhalar ile birlikte kilise izlenimi neredeyse silinmiştir. Genel izlenimi hariç apsisin çeyrek kubbesinin orta kısmında, Meryem, üzeri değerli taşlarla süslü ve minderli bir taht üzerinde oturmakta olup kucağında Çocuk İsa’yı tutan mozaik bulunmaktadır. Bu mozaik Ayasofya’da İkonaklazma döneminden sonra yapılmış, ilk figürlü tasvir örneği olması açısından önemlidir. Mozaik 9. yüzyıla tarihlenmektedir.

Apsis kemerinin sağında Gabriel, solunda ise Mikhael mozaiği bulunmaktadır. Günümüzde Mikhael tasvirinin sadece kanat ucu ve ayağının bir kısmı görülebilmektedir. Mozaik 9. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Apsisten sağ nefe geçtiğimizde porfir sütunlar ilk göze çarpan oluyor devam ettiğimizde tavandaki mozaiklerde balık ve haç motifleri bulunmaktadır. Bu işlemelerin İsa’nın İktus sembolüne ve Poseidon’a gönderme olduğunu düşünebiliriz. Yine aynı koridorda Poseiodon’un üç başlı yapasının ve yunus balığının bulunduğu panolar dikkat çekmektedir. Osmanlı döneminde haçların üzerleri kalem işi boyama ile kapatılmış olsa da, günümüzde boyalar yıpranıp haçlar ortaya çıkmıştır. Güney nefinde ilerlerken I. Mahmut Kütüphanesi karşımıza çıkmaktadır, 1739 yılında yapıya eklenmiştir. Kütüphane; okuma salonu, Hazine-i Kütüb (kitapların korunduğu oda) ve bu iki bölümün arasındaki koridordan oluşur. Kütüphanenin okuma salonu çinilerle kaplıdır ve bu çiniler ülkenin her yerinden toplanmıştır. Hazine-i Kütüb alanında en dikkat çekici olan gül ağacından yapılmış kitaplıklar yer almaktadır. Koridorlarında, çiçek, gül, karanfil, lale, servi motiflerinin görüldüğü çini panolar bulunmaktadır. Hazine-i Kütüb 4 sütun ve bir seki ile birbirinden ayrılan iki mekândan oluşmaktadır. Birinci bölüm kubbe, diğeri aynalı tonozla örtülüdür. Kubbe sekiz köşeli bir kasnağa oturtulmuştur. Kütüphanede yaklaşık 5000 el yazma kitap bulunuyordu. Bu kitaplar, 1969 yılında Süleymaniye Kütüphanesi`ne taşınmıştır. Ancak yapı içerisindeki bazı bölümler gibi ziyarete kapalıdır.

I. Mahmut Kütüphanesi

Nefin batısındaki kapıdan iç nartekse çıktıktan sonra kuzey yönüne doğru ilerleyip, galeri katına çıkılır. Galeri katındaki ilk durağımız İmparatoriçe Locası’dır. İmparatoriçe Locası, İmparatoriçe ve saraydaki kadınların ayinleri izlediği bölüm olarak yer almaktadır. Patrikhane görevlilerinin dinsel toplantılarını yaptıkları mekân olan güney galeriye doğru ilerlerken mermer bir kapının galeriden ayırdığı görülmektedir. Kapı, batı galeriden bakıldığında iki ayrı kapı görüntüsü vermekte olup, yüzeyinde panolar içerisinde, bitki, meyve ve balık motifleri günümüze gelmiştir. Mermer kapının bir tarafının cenneti, diğer tarafının da cehennemi temsil ettiği söylenir. Cennet tarafının güzel doğa tasvirlerini içerdiğini, cehennem tarafının ise kötü ifadeler tasvir ettiği bilinmektedir ancak cehennem tarafının panoları günümüzde tamamen yıpranmış haldedir. Kapıdan içeriye girildikten sonraki mekân, patrikhane mensuplarının dinî toplantılar için kullandıkları, önemli kararları aldıkları ve aynı zamanda Ayasofya’nın İmparatorluk kilisesi olması sebebiyle, devletin din işleri ile ilgili kararlarının da alındığı bir mekân olarak kullanılmıştır. 1166 yılında İmparator Manuel Komnenos Dönemi’nde Synode Meclisi’nin de burada toplandığı bilinmektedir. Toplantı sonucunda alınan kararlar, mermer levhalara yazılarak, dış narteksin duvarına asılmıştır. Günümüzde dış nartekste bulunan bu panolar aslının kopyasıdır. Kapıdan geçince güney galerinin batı duvarında Bizans Resim Sanatı’nda, Rönesans’ın başlangıcı olarak kabul edilen Deisis sahnesinin yer aldığı mozaik pano karşımıza çıkar. Tasvirde, sağda İoannes Prodromos solda Meryem, ortada ise Pantakrator İsa bulunmaktadır. Mozaikte kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için Meryem ve Yahya’nın İsa’ya yalvarmaları tasvir edilmiştir. Bu üç figürde Helenistik Dönem Tasvir Sanatı’nın özellikleri yansıtılmaktadır. Deisis panosu, mozaik tekniği ve tasvirin yapılış şekli ile dikkat çekmektedir. Bu mozaik Bizans Sanatı’nda İlk çağ resim sanatının ana prensiplerinin yansıtıldığı örneklerden biridir. Deisis Mozaği’nin tarihlendirilmesinde farklı görüşler ileri sürülmekle birlikte, kabul edilen tarih 13. yüzyıldır.

Mozaikten ilerlediğimizde Henricus Dandalo adlı bir komutanın mezar taşı karşımıza çıkar. Haçlı Seferleri sırasında İstanbul’a gelmiş olan bir komutandır, çok etkilendiği için buraya izini bırakmak istemiştir. Ancak herhangi bir mezar bulunmamıştır. Buradan naosa doğru baktığımızda tam karşımızda tymphanon duvarlarında yarım kemerli nişler içerisinde mozaikten yapılmış patrik figürleri görülmektedir. Günümüzde üç tanesi iyi durumdadır. Birinci nişte, İstanbul Patriği Genç İgnatios, dördüncü nişte İstanbul Patriği Aziz İoannes Khrysostomos ve altıncı nişte Antakya Patriği Aziz İgnatios Theophoros bulunmaktadır. Yedinci nişte görülen mozaik parçalarının ise, Athanasios’a ait olduğu düşünülmektedir. Mozaiklerin kesin yapılış tarihleri bilinmiyor olmakla birlikte, 9. – 10. yüzyıla tarihlenebilmektedir. İmparatorların mozaiklerine geçmeden Papaz odası olarak adlandırılan, günümüzde İkona ve Kilise Eşyaları Deposu olarak bölümden bahsedilebilir. Bu kısımda yer alan 6. yüzyıla tarihlenen geniş dal kıvrımlarından oluşan bezeme motifleri ile diğer figürlü mozaikler arasında yer alan havarilerden; Petrus, Andreas, Lukas, Simon Zeoletes, Hezekiel, İmparator I. Konstantinos’un annesi Helena’nın tasvirlerinin olduğu düşünülen mozaikler bulunmaktadır ancak günümüze tam olarak ulaşmamıştır. Bazilikanın en doğusuna doğru ilerledikten sonra burada iki ayrı mozaik tasvirleri olan panolar karşımıza çıkmaktadır.

Patrikler

Mozaik panoda İmparator II. İoannes Komnenos ile eşi Eirene ve oğulları II. Aleksios yer almaktadır. Kompozisyonun ortasında kucağında Çocuk İsa ile ayakta duran Meryem tasvir edilmiştir. İmparatorun baş kısmını çevreleyen yazıda “Romalıların Hükümdarı Porphyrogennetos Komnenos” (porfir salonda doğan) ibaresi yazılı olup, bu ifade İmparatorun, babasının saltanatı sırasında dünyaya geldiğini belirten bir soyluluk işaretidir. İmparatoriçenin başının etrafında ise “Dindar Augusta Eirene” yazılıdır. İmparatoriçe Eirene Macar Kralı Laszlo’nun kızı olup, örgülü kızıl saçlı, renkli gözlü, beyaz tenli ve pembe yanakları ile orta Avrupalılara özgü bir tipte gösterilmiştir. Panonun yanında yer alan payenin üzerinde ise, babası tarafından 1122 yılında tahta ortak edilen ve genç yaşta hastalıktan ölen Prens II. Aleksios yer almaktadır. Mozaikte Prensin hastalık yüzünden yüz hatlarının çökmüş ve solgun olduğu görülebilmektedir. II. Aleksios’un da bu mozaik panoda bulunmasının sebebi olarak, panonun hemen altında yerde bulunan İsa’nın Beşiği adındaki mermeri gösterebilir. İsa’nın Beşiği’ne yatırılan hasta çocukların iyileşeceğine dair olan inanç II. Aleksios’un mozaiğinin de orada bulunmasını açıklar niteliktedir. Mozaik pano genel tasvir ve konum olarak, imparator ailesinin Ayasofya onarımları için yaptıkları bağışı anlatmak için sembol niteliği taşımaktadır. Mozaik 12. yüzyıla tarihlenmektedir. Hemen yanındaki mozaikte, İmparator IX. Konstantinos Monomakhos (1042- 1055) ve İmparatoriçe Zoe tasviri vardır. İmparatorun başının üzerinde, “Romalıların İnançlı Hükümdarı, Tanrının İsa’sının Kulu Konstantinos Monomakhos” yazılıdır. İmparatoriçe’nin başının üzerinde ise “Çok Dindar Agusta Zoe” yazılıdır. Pantokrator İsa’nın başının iki tarafında ise Jesus Khristos adının kısaltılmış harflerini içeren IC ve XC Monogramları bulunmaktadır. Bu mozaik pano imparator ailesinin Ayasofya onarımları için yaptıkları bağışı temsilen yapılmıştır. Mozaik 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Güney galerisi bittikten sonra aşağıya inmek için kuzey galeriye geçilmektedir. Kuzey galeri ayinleri halktan kadınların izleyebilmesi için dizayn edilmiştir. Kuzey galerinin güneybatı kısmında 10.yüzyıla tarihlenen İmparator Aleksandros mozaiği bulunmaktadır. Mozaik yapıdaki diğer mozaikler gibi göz önünde olmayıp kuytu bir noktadadır. Bizans Doğu Roma Tarihi’nde silik bir kişiliğe sahip olduğu belirtilen Aleksandros, İmparator kapısı üzerinde secde eder durumda tasvir edilen VI. Leon’un saltanatına ortak ettiği kardeşidir. Kardeşi kadar baskın bir İmparator olmadığı için mozaiğin kenarda kalmasını tercih etmiştir. Bulunduğu noktadan kaynaklı olarak Ayasofya mozaikleri arasında günümüze en sağlam gelebilmiş mozaiklerden biridir. Galeri katından inerken rampada karşımıza arkosoliumlar çıkmaktadır. Arkosoliumlar önemli kişilerin mezarları niteliğindedir. Naosa sol neften indiğimizde karşımıza belki de müzenin en dikkat çekici yeri olan Terleyen Sütun ve Dilek Sütunu olarak adlandırılan sütun çıkmaktadır. Hakkında birçok efsaneye ev sahipliği yapan bir sütundur dolasıyla dikkatleri üzerine toplamaktadır. Kuzeybatı yönündeki kapıdan çıkıp, iç narteksin güney yönündeki Vestibül Kapısı (Güzel Kapı’nın karşısı) yönüne doğru devam ettiğimizde karşımıza Sunu Mozaiği çıkmaktadır. Bu mozaik Fossati tarafından Ayasofya’da yapılan onarımlar esnasında, 1849 yılında ortaya çıkartılmıştır. Simetrik bir düzene sahip olan bu mozaik panonun zemini altın varaklı mozaiklerden yapılmış, ortada arkalıksız bir taht üzerinde Meryem ve başının iki yanındaki madalyonlarda METER ve THEOU yani “Tanrı Anası” olduğunu ifade eden monogramlar bulunmaktadır. Meryem’in kucağında Çocuk İsa tasviri bulunmaktadır. Meryem’in solunda kentin kurucusu olan İmparator I. Konstantinos, elinde İstanbul kentini temsilen tutmaktadır. I. Konstantin İstanbul kentini Meryem ve İsa için fethetmiş ve onlara ithaf etmiştir. Aynı zamanda İstanbul’un koruyucusu olarak da Meryem geçmektedir. İmparator I. Konstantinos’un yanında yukarıdan aşağıya doğru koyu mavi harflerle Grekçe; “Azizler Arasında Büyük İmparator Konstantinos” yazılıdır. Meryem’in sağında ise İmparator Justinianos, elinde Meryem ve İsa’ya takdim ettiği Ayasofya’yı temsilen tutmaktadır. Justinianos Ayasofya’yı Meryem ve İsa için yaptırmıştır. Aynı zamanda kilisenin koruyucusu da Meryem’dir. Yanında yukarıdan aşağıya doğru koyu mavi harflerle Grekçe; “Hatırası Ünlü İmparator Justinianos” yazmaktadır. Mozaik görülmeden yapıdan çıkılmasın diye Güzel Kapı’nın üzerine ayna koyulmuştur ve orada mozaik olduğunu bilmeyen bile görmeden geçmemektedir.

M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenen bronz kapı, Ayasofya’da devşirme malzeme olarak kullanılan, bilinen en eski mimari plastiktir. Kabartma şeklinde bitkisel ve geometrik desenler ile süslü olan kapı, İmparator Theophilos tarafından 838 tarihinde, Tarsus’taki Antik Döneme ait bir pagan tapınağından getirilerek, buraya konulmuştur. Bizans Dönemi’nde İmparatorlar büyük merasimlerde “Güzel Kapı” olarak da adlandırılan bu kapıdan iç nartekse girerek, oradan ana mekâna geçmekteydi. Bronz kapı kanatları üzerinde, “Tanrı ve İsa Yardım Etsin” ibaresi ile İmparator Theodisius, İmparator Michael, İmparator Theophilos, İmparatoriçe Theodora ile Michael Niktion kelimeleri ve 838 tarihini temsil eden monogramlar bulunmaktadır. Güzel Kapı’dan çıktıktan sonra solumuzda vaftizhane kalmaktadır. Günümüzde Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim türbesi olarak kullanılan Ayasofya’nın dış mekânıdır. Güney batı yönündeki ek yapılarından biri olan, vaftizhane; dıştan dört köşe, içten ise sekizgen planlı olup, üstü kasnaksız kubbe ile örtülüdür. Vaftiz teknesi günümüzde vaftizhanenin avlusunda bulunmaktadır ve hala günümüzdeki en büyük vaftiz teknesidir.

Vaftiz Havuzu

Yapıyı bitirip çıktıktan sonra karşımıza Osmanlı dönemi eklerinden bazıları çıkmaktadır. Bunlar; günümüzde memur ofisi olarak kullanılan muvakkithane, müdür/müdür yardımcı odaları olarak kullanılan sıbyan mektebi, ve şadırvandır. Uzman ofislerinin olduğu bölümde ise, ofisin karşısında Fatih Medresesi bulunmaktadır. Günümüzde Halı Müzesi olarak kullanılan ve girişi Topkapı Sarayı’na bakan kapıdan olan İmaret bulunmaktadır.

Umuyorum ki keyif aldığınız bir gezi olmuştur. Bir sonraki gezimizde görüşmek üzerine kendinize iyi bakın…

Sefanur Kırın