14. yy’ın sonlarına doğru mimari, edebiyat, felsefe ve sanat arasında kurulan bağ ve bu bağın ardından yükselişe geçen Rönesans, başta İtalya olmak üzere birçok ülkeyi etkisi altına almıştı. Hümanizmanın hâkimiyet kurduğu ve sanatçının toplumun diğer bireylerinden farklı olarak  “icra etme kabiliyetine sahip bir birey” olarak kabul edildiği Rönesans düşüncesi, böylelikle sanatçı isimlerine ve kimliğine daha fazla önem vermeye başlamış oldu. Artık havada süzülüyormuş hissi veren, içine girildiği anda ambiyansı ve büyüklüğüyle bizi ürküten ve bir o kadar da büyüleyen Gotik mimariden vazgeçilmeye, Tıpkı Leonardo da Vinci’nin ideal oranı tanımladığı çizimi Vitriviuan Man’da olduğu gibi, mimari planın bir parçası olan sütun başlıkları bile, insan bedeninin orantısına uygun olarak yapılmaya başlanmıştır.

Gelişim merkezi Floransa’ya göre kuzeyde kalan Avrupa ülkelerinde ise (Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda) Rönesans düşüncesinin ilerleyişi dönemin seyahat koşulları düşünüldüğünde, daha yavaş bir gelişim süreci göstermiştir. Flaman Bölgesi içerisinde yer alan Brussel’in merkez kabul edildiği Kuzey Avrupa, İtalya’ya oranla bir süre daha dini değerlerine bağlılığını korumuştur.

Flaman Bölgesi

Kuzeyli sanatçıların, İtalyan sanatçılara göre resim dilinde belirgin farklılıklar olduğunu söylemek mümkündür, zira ilk yağlı boya kullanımını gerçekleştirdiği düşünülen Jan van Eyck’ın (ve kardeşi Hubert van Eyck) figürleri üzerine giydirdiği kıyafetlerin detayları, bu tür bir boya kullanımını zorunlu kılmış olmalıdır. İklim ve coğrafi koşullar düşünüldüğünde, çok çabuk kuruyan ve yumurta akı eklenerek oluşturulan renk pigmentlerinin kullanıldığı tempera tekniğinin, detaya oldukça önem veren Kuzeyli sanatçılar tarafından kullanımı pek uygun görünmüyor. Anatomi, perspektif ve orantıdan ziyade renk dokusunun ön plana çıktığı resimler, aynı zamanda daha güneş ışığına erişimi az olan bir coğrafyanın karanlık görünümünü de taşır. Üç boyutlu üretimlerde malzemenin de değişiklik gösterdiğini, kuzeyde mermer yerine ahşap malzemenin tercih edildiğini görüyoruz.

Almanya’nın güneybatısı Schwabisch Gmünd’de dünyaya gelen Hans Baldung Grien’in 1534’te yaptığı bir oto portresinde 49 yaşında olduğunu not düşmesinden dolayı, 1484-1485 yılları arasında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Akademisyen ve entelektüellerle dolu bir aileden gelen Grien (babası avukat, amcası ise bir doktordu), buna rağmen ailenin üniversite eğitimi almayan tek erkek bireyidir. Resim üzerine ilk eğitimini 1500 yılı civarında Ren Nehri’nin yukarısında Strazburglu bir sanatçıdan aldığı düşünülmektedir.

Hayatının önemli bir dönüm noktası, 1503’te Nünberg’e taşınarak Albrecht Dürer’in atölyesinin bir üyesi olup eğitime başlamasıdır. Atölyede aynı adı taşıdığı, biri Dürer’in erkek kardeşi Hans Dürer olmak üzere, kendisinden başka üç öğrenci daha olmasından dolayı “Grien” olarak anılmaya başladığı yıllar da bu döneme denk gelmektedir. “Yeşil” anlamına gelen bu mahlasın da, kendisinin yeşil renkli kıyafetleri tercih etmesinden ileri geldiği düşünülmektedir. Sanatçı cadı ve büyücülük temalarına eserlerinde sıkça yermektedir ve bazı kaynaklar Almanca’daki “grienhals” kelimesinin o dönem “cadı” anlamına karşılık geldiğini de yazar. 1505-107 yılları arasında atölye hocası Dürer’in ikinci İtalya seyahatine çıkmasının ardından atölye başkanı olmuş ve ilk gravür çalışmalarını yapmaya başlamıştır.  Grien’in Hollanda seyahati sırasında Dürer’in ondan satmak üzere çok sayıda tablo almış ve ikili ömür boyu arkadaşlıklarını sürdürmüştür.

Dürer’in etkisinin bariz olarak hissedildiği ölüm, fanilik ve yaşlılık göndermeleriyle dolu gravürlerinin yanında, Hristiyan ikonografisinden temaları da işleyen sanatçı, ışık-gölge (chiaroscuro) etkisinin yaratım pratiğine oldukça hâkim bir durumdaydı. Geleneksel temalı resimlerini, sanat patronlarının isteği üzerine üretmeye devam ederken, bir yandan antik efsane ve anlatımlarına dayalı tarihi sahneleri betimleyemeye devam etti. Cadı ve büyücülük temalarını işlediği resimlerine yerleştirdiği çıplak kadınlar, hem ürkütücü bir hava taşırken, aynı zamanda erotik bağlamda bir çekicilik de barındırır.

Dürer’in en yetenekli ve yaratıcı öğrencisi olmasına rağmen Grien, öğrendiklerini kendi benliği ve hayal gücüyle harmanlayıp izleyiciye tamamen farklı ve yaratıcı bir şekilde sunabilmeyi başarmıştır. Yaşamı boyunca renk ve ifade ile dolu bir çalışma tarzı benimsemesinin yanında, geleneksel yanı onun köklerini de düşünmeye ve resmetmeye itmiştir.

M. Işıl Ayçiçekka