İllüstrasyon: Señor Salme (nature.com)

Özet

Toplumların bilimi anlamlandırma ve bilimden istifade etme biçimlerine göre bilimin evrensel yapısını göreceli kılmıştır. Çin ve Yunan medeniyetlerinde elde edilen bilimsel verilerin içeriği birbirlerinden bağımsızdır. Felsefe tarihinde önemli bir yer edinen Yunan medeniyetinde bilimin aklî yapılanması gözlemlenirken diğer bir tarafta coğrafi etkenlerin büyük rol oynadığı Çin’de ise Batı’nın yüzyıllar sonra edindiği icatlara rastlanmaktadır. Doğu merkezli bilimin 12. ve 13. yüzyıllara kadar zirvelerde olduğu fakat medeniyetler arasındaki etkileşim sonucunda, bilimin Batı merkezli bir yapıya dönüşümü gözlemlenmektedir. Bu üstünlük, bilimin klasik temellerinden ziyade, modern ve seküler bir yapıya dönüşümüyle mümkün olmuştur. Ancak bu yapı insanlığa aklî ve felsefi bir bilgi kazanımı açısından hizmet etmenin ötesinde teknolojik gelişmelerin ‘ilerlemeci’ anlayışına bir temel oluşturmuştur. Uluslar arasındaki rekabetlerin yahut büyük ulusların küçük uluslara egemen olma üzerinde yapılanmalarının kaynağı, Ortaçağ Avrupası’nın karanlık ve bulanık zihin dünyasının ardından Galileo, Descartes, Copernicus gibi bilim adamlarının oluşturduğu modern bilim anlayışıdır. Nesnel, deneysel, gözlemsel ve verisel olan açıklamacı modern bilim anlayışı beraberinde modern insanı kimlik arayışına sürüklemiştir.

Bilim, insanlık tarihinde sahip olduğu anlam ve modern dönemlerde bireysele indirgenmiş “itibar” açısından, büyük dönüşümlere uğramıştır. Sahip oldukları kültürel, geleneksel, ekonomik ve dinsel inanışlar bakımından her birinin kendine özgü diyebileceğimiz yapılar barındıran Çin, Arap ve Yunan medeniyetlerinin buluşlarından günümüze kadar ulaşan bir insan etkinliği olarak bilim, sahip olduğu ilkeler açısından, Antik Çağ’a kadar giden bir tarihe sahip olmuş olsa da 2000 yıl önce bilimin işlenişi ile modern bilimin işlenişi arasında ortak ilkeler vardır. Toplumların, diğer toplumlardan bağımsız olarak bilime olan yaklaşımları bilimi göreceli bir hale dönüşmüştür.

Asya kıtasının bir ucunda bulunan Çin medeniyetinde ve diğer ucunda bulunan Yunan medeniyetinde bilimin ‘işlenme yöntemleri’ birbirlerinde bağımsızdırlar. Dil, kültür, siyaset, eğitim ve coğrafyadan kaynaklı olarak, özellikle Çin ve Yunan medeniyetlerinin bilime yaklaşımları yadsınamayacak kadar uç kimliklere sahiptir denebilir. Yunan medeniyetini kendine öz olarak edinen Batı’nın bilimi ve Çin’in bilim arasında ortalama 10-11 yüzyılllık bir fark gözetilmektedir. Sahip oldukları teknoloji ile 11. ve 12. yüzyılda zirvelere ulaşmış Çin bilimindeki birçok icat, bulunuşlarından yüzyıllar sonra Batı’ya ancak ulaşabilmiştir. 1942 yılında Çin’e giden Britanyalı bilim adamı Joseph Needham “Science and Civilisation in China” isimli eserinde aslında Avrupa’nın kendisine mal ettiği icatların ilk kez Çin’de gerçekleştirildiğini ortaya koymuştur. Joseph Needham şöyle der: “Avrupalıların modern bilim ve teknolojiyi geliştirmiş olmalarından dolayı o kadar da itibarlı, bunu başaramamalarından dolayı Çinli dostlarımızın bir o kadar da itibarsız olmadığını göreceksiniz.” 18. yüzyılda bilimin zirvelerde olduğu Çin, Arap, İran ve Hint medeniyetlerinin kültürlerini ve geleneklerini kapsayan Doğu medeniyetinde, sonraki yüzyıllarda aynı istikrar gözlemlenmemektedir. Aksine iktidarî güce sahip olan modern Batı biliminin sahip olduğu egemenliğin diğer medeniyetlere üstünlüğünden söz edilmektedir. Bu üstünlük aslında ‘Bilimde doğu-batı ayrımı isabetli olmaz.” görüşüne ek olarak, modern dönemlerde bilimin teknolojik yapılanlamalardan kaynaklı olarak edindiği statüyü değiştirmiştir. Çünkü ‘klasik bilim’ dediğimiz dönemde bilimin aklî ve felsefi temellendirmeleri, yerini ‘ilerlemeci’ ve ‘güç’ ilkelerine bırakmıştır. Fakat üzerinde asıl durulması gerek mesele şudur ki, bilimin kullanılış amacı ve bilimden istifade edilmiş olan bilginin, geçmişten modern dönem dediğimiz günümüze kadar olan süreçte, geçtiği evrelerde ulaştığı son durumdur.

Modern Bilim Bağlamında Modernitenin Gelişimi

Klasik bilimden bağımsız olarak modern bilim anlayışının temelleri incelendiğinde 15. yüzyılın belirleyici olduğunu gözlemlemek mümkündür. Karanlık Ortaçağ Avrupası’nın toplumu, skolastik ve bağnaz düşünce yapısının verdiği hasarla, bilimsel ve sanatsal açıdan bir üretim yapamadığı 5. ve 15. yüzyıllar arasında kilisenin oluşturduğu toplumsal koşullarda bir süreç geçirmiştir. “Nitekim kilise, klasik dönemin bilgi dağarcığını dine olan saygısızlığı nedeniyle reddettikten kısa bir süre sonra, sahip olduğu bilimsel bilgilerin güçlü bir iktidar aracı olabileceğini keşfeder.” Bu dönemde tercüme, tıp, astronomi, matematik ve teknik alanlarında kaydadeğer bir gelişimden söz edilemez. Kilise tarafından dine aykırı görülen klasik görüşlerin tamamen yadsınması, maddi ve manevi açıdan karanlık bir toplum oluşmasına sebep olmuştur. “Cosmas Indicopleustes ‘Topographia Christiana’ isimli eserinde kendi yaşamını ve çıktığı uzun deniz yolculuklarını yaşadığı deneyimleri anlatmanın yanı sıra, kendini Aristoteles ile Ptolemaios’un astronomi anlayışlarını yıkmaya adar.”

Yani Avrupa’da bilimsel verilerle kanıtlanabilecek veriler ancak ilahi kitaplara indirgenerek kabul edilmiştir. Bunun aksine Doğu’da aynı dönemlerde İslam biliminde ise özellikle dinsel gereksinimlerden yola çıkarak modern dünyaya ışık tutacak büyük buluşlar yapılmıştır. Kıblenin belirlenmesi gerekliliğinin trigonometrinin keşfini, dini ibadet vakitlerinin belirlenmesi ihtiyacı astronomi ve takvim üzerinde yapılan keşifleri zorunlu hale getirmiştir. Ortaçağ Avrupası’nda kilisenin din algısı üzerinden oluşturduğu yanlış temellendirmeler ve İslam bilim adamları tarafından ise dini ibadet gereksinimlerini karşılayabilmek için yapılan keşifler arasında bir uçurum gözlemlenmektedir. Umberto Eco “Ortaçağ” isimli eserinde şöyle der: “Müslüman matematikçiler, ilkel cebir ve dik üçgenlerin köşeleri, dik kenarları ve hipotenüsü arasındaki ilişkileri (sinüs, kosinüs, tanjant vs) ana hatlarıyla belirledikten sonra düz ve küresel üçgenlerin çözümlerine yarayan ilk formülleri ve gökyüzüyle ilgili bazı parametreleri belirlemek için Yunanlıların yöntemlerine alternatif yöntemler geliştirmeye başlarlar.” Yalnızca gökyüzüyle ilgili parametreleri geliştirmeye başlamaktan ziyade, dönemin en büyük ihtiyacını karşılamış olan, Grekçe eserlerin Arapça üzerinden Latince’ye tercümeside Avrupa’daki bilimsel gelişmelere de sebep olmuştur.

Coğrafi keşifler ve Rönesans ile birlikte kilisenin otoritesinin yitirilmesi insana, doğaya, kültüre ve topluma skolastik gelenek dışında bakılmaya başlanmıştır. 15. yüzyılda Copernicus kozmolojisi bilim ile kilise arasındaki mücadelenin kaynağı olmuştur. Copernicus’un ardından modern bilimin temelini oluşturan Bruno, Galileo, Newton, Descartes gibi isimler ortaya çıkmıştır. Bu dönemde halkın demokratik ve modern zihinsel yapılarının altyapıları modern bilimin gelişimiyle paralellik göstermiştir. Modern bilimin anlamlandırılması, kilisenin tamamen ortadan kaldırılmasıyla düşünürler, filozoflar arasında değişkenlik göstermiştir. İtalyan bilim adamı Galileo (1564-1642) doğa bilimlerinin sonuçlarını daima sayılarla ve matematiksel formüllerle ifade edilmesini talep etmiş ve bunun ilk örneklerini vermiştir. O zamandan beri doğa bilimleri, matematik modeline göre kurulmuş rasyonel bir söyleme sahiptir. Bilimin, insanın doğayı ve doğada zuhur eden olayları anlamlandırabilmek için bir bilgi etkinliğine sahip klasik kimliği, 16. yüzyıldan itibaren matematiksel, nicel, kanıtlanabilir, denetlenebilir bir yapıya dönüştüğü görülmektedir. Bilimin nicel bir yapıya dönüştürülmesinde Karl R. Popper şöyle der: “Bilimde algının hiçbir büyük rolü yoktur; ama kuşkusuz, gözlemin yeri büyüktür. … Gözleme, önceden tasarlanmış bir plana uygun olarak algıdan geçeriz; yani gözlem, sahip olduğumuz bir şey değil, yaptığımız bir şeydir. Gözleme öngelen ilgi, bir soru, bir sorun, kısacası kuramsal bir şey vardır.”  

      Bilimin gözlemsel, deneysel (empirizm) ve nesnel modern yapısı gelenek, kültür ve ‘soyut’ inanç sistemlerinden bağımsız olarak inşa edilmeye başlanmıştır. Yeni formunda ‘bilim’ kavramından artık ‘doğa bilimleri’ anlaşılmışttır. Artık bilimin salt işlevi doğayı nedensel olarak açıklamak olmuştur. Fakat 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Alman idealizmi ile birlikte doğa bilimlerinin doğayı açıklamacı, gözlemsel, deneysel yapısına zıt bir görüş ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda 19. yüzyıl ile birlikte artık sosyal bilimler adını alacak olan tin bilimleri,tarihe ve topluma yönelmiştir. Alman idealizminin öncülerinden olan Wilhelm Dilthey doğa bilimleri ve tinsel bilimlerin ayrımından hareket ederek şunları söyler: “Bir doğa bilimi, doğal olguları inceler ve bu olgular arasındaki ilişkileri nedensellik ve azlık-çokluk (nicelik) yönünden açıklar (erklaeren), bu olgular arasındaki ‘değişmez’ ilişkileri saptamaya çalışır ve saptadığı bu ilişkilere yasa adını verir. Doğa bilimlerinin yöntemi açıklayıcıdır. Açıklama ise nedenselliği gerektirir. Nedensel ve nicel bir açıklama peşindeki doğa bilimleri için en uygun açıklama ise matematiksel açıklamadır.” Geleneksel ve kültürel bir bağ ile kimliğini tanımlarken ve inşa ederken her bir insanın kendine özgü nitelikleri göz önüne alındığında, nicel veriler gözetilerek doğanın olgusal varyantlarını nesnelliğe indirgeyerek bilimsel sonuçlara ulaşmak, sonuçların toplumun her ferdi için geçerliliği sorunu ile karşılaşacaktır. Bundan dolayı doğa bilimlerinin (modern bilimler) sahip olduğu işlevsellik ancak bilimsel bilginin ışığında,daima ilerlemeci bir anlayışa sahip yeni teknoloji rekabetleri oluşturmak olmuştur.

“İlerleme, bu dönemin, yeni sınırsızlık duygusuyla kanatlanan ve teknolojinin maddi başarılarından güç alan kilit sözcüğü haline geldi.” Modern dünyanın en büyük sorunlarından biri olarak ele alınabilecek olan ‘teknoloji rekabeti’ Sanayi Devrimi ve Batılı devletlerin dünyanın küçük ulusları üzerinde sağlamaya çalıştığı sömürü hareketini beraberinde getirmiştir. Fakat rekabet, doğa üzerinde egemenliği sağlamak yahut küçük uluslar üzerinde büyük ulusların iktidarî güçlerini sağlamaktan öte insanın varoluşunu moderniteden kaynaklı bir problem olarak, toplum üzerinde bireysellik  ve varoluş savaşına dönüşmüştür. Schiller şöyle der: “İnsan, gerçek pahasına biçimi, biçim pahasına da gerçeği elde etmeye çalışmamalı; daha çok salt var olmayı, belli var oluşu da, sonsuz bir şeyde aramalı. O, kişi olduğu için karşısına bir dünya çıkarmalı; karşısına bir dünya çıktığı için de o, bir kişi olmalı. Kendini bildiği için insan duymalı, duyduğu için de kendini bilmeli.” İnsanın var oluşunun doğa bilimlerinin ‘verileriyle’ yadsınması sorununa karşılık insanın kimliğinin teknoloji karşısında geri plana itilmesi, bilimin ‘bir güç aracı’ olarak kulanılmasını desteklemiştir. Fakat bunun da ötesinde ‘özgürlük’ arayışında büyük bir gayret gösteren modern kimlik, yoksun olduğu öz huzurdan yalıtılmıştır. Kanalı filozof Charles Taylor’un dediği üzere: “Bizlere sık sık ruhsal bütünlük ya da düşünsel huzura ulaşmaya yönelik, sözde bilimsel verilere dayalı yöntemler sunulur. En baştan beri ve bugün de kendini gerçekleştime ile salt araçsal denetimin amaçlarının hep tezat görülüyor olmasına karşın, başka her yerde olduğu gibi burada da ‘maksat iş görülsün’ anlayışı hakimdir. Böyle bir anayışla huzura kavuşmaya çalışmak son derece çelişkili bir şeydir.”İnsanın, diğer insanlardan farklı olarak sahip olduğu kendine özgü varlığı, toplum için de geçerlidir. Bir toplumun sahip olduğu gelenek, kültür ve yaşam standartları o topluma özgü bir yapıdır. Bundan dolayı toplum fertlerinin sahip oldukları bilimsel ve sanatsal alanlardaki çalışmaları, toplumlarının diğer toplumlardan farklı olan özgünlüğünü ve ‘tek’liğini oluşturacaktır. Böylece bir toplumun sahip olduğu siyasal veya bilimsel süreçlerden diğer toplumların da geçmesi zorunlu değildir.

Bilimin anlamlandırılması ve dönemlerin (tarihsel devirler) genel toplum algılarından da etkilenerek daima değişkenlik göstermiştir. Bilim, yalnızca insanların yaşam standartlarını kolaylaştırmak için ürettiği teknolojik aygıtların, arka planlarını doldurmak için kullanılamaz. Çünkü bilimin (klasik bilim) gayesi, doğanın bir parçası olan insanın da dahil olduğu evreni daha kullanışlı bir hale getirmekte araçsal olmaktan ziyade, ‘evren’ ve ‘insan’ bütünlemesinden yola çıkarak aklî ve felsefi bir bilgi oluşturmaktır. Ve bu bilim anlayışı göz önüne alındığında felsefe, bilim ve sanatın ortak bir paydası oluşmaktadır. O da insandır. Gaye insan olursa, modern yöntem çıkmazlarıyla edinilen sahici ve ben-merkezci kimlik arayışı olmaz. Yahut bilimsel, verisel, nicel, deneysel (empirizm), gözlemsel bir bilimsel icat için toplumların sahip oldukları ahlak ve soyut inanç değerleri ikincil duruma düşürülmez. Bilimin doğu-batı arasındaki dönüşümü ve Ortaçağ Avrupası’ndan sonra inşa edilen bilim anlayışı ile oluşan evrenselliğinde insanın var-oluşunun yadsınması modern yalnızlığa sebep olmuştur. Bilimin, (doğa bilimi) modern dünyada teknolojik ilerlemenin bir aracı olarak görülmesinde ve bu yönde itibar görmesinde toplumsal ahlakın yitirilmesi ile mümkün olabileceği görülmektedir. Schopenhauer’in tabiriyle, her şey kesinlikle fiziki ama izah edilebilir değildir. Her şeyin izah edilebilir olduğunu ve bu anlayış doğrultusunda kurulacak ilerleme istikrarıyla oluşan bir toplum modeli, örnek bir toplum modeli olmayacaktır.

Abdülkadir Pala