Mimarlıkta Ütopya ve Distopya (Yazı Dizisi Kısım III)

Mimarlıkta Ütopya ve Distopya (Yazı Dizisi Kısım III)

19. Yüzyıl Ütopyaları

19. yüzyıl Endüstri Çağı olarak da bilinir. Endüstri Devrimi ile makineleşmenin artması ile kent nüfusu hızla büyümeye başlamıştır. Bu durum birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Var olan düzeninin bozulmaya başladığı bu dönemde 19. yüzyıl ütopyaları ortaya çıkmıştır. Bu dönemde tasarlanan birçok ütopyada yeni konut alanları şehir merkezinin dışında olacak şekilde düşünülmüştür.

“Endüstri kentinin eleştirisine dayanan bu dönem ütopyalarının tümü var olanın karşı projesi olmuş, üretim ve tüketim modelleri ile yaşam tarzı sorgulanmış ve yeni modellerin içinde yer alacağı kentsel kuruluş şemaları ile mimari konseptler geliştirilmiştir. Gerçek kentin karşısına konan ideal kentin mekânı kırsal alan olmuştur.”

(Batur, 1993, 54-55)

19. yüzyılda İngiltere’de Robert Owen, Fransa’da Saint Simon, Charles Fourier ve Andre Godin sosyal ütopistler olarak tanımlanır. Ütopyalarında ortak nokta, insan yanlısı bir yaklaşım olmuştur. İnsanların maddi kaygılarının olmadığı, herkesin mutlu bir şekilde yaşayacağı bir ideal kent kurmak istemişlerdir. Bu noktada Thomas More ütopyası ile benzerlikleri yadsınamaz. İdeal kenti, komün konutlarla oluşturmak isterler.

METROPOLIS,  William GILLETTE, 1890.

20. Yüzyıl Ütopyaları

19. yüzyıldaki ideal kent tasarımları ve uygulamaları, ideolojilerden beslenmiş, ütopik düşünce ve uygulamalarla sınırlı kalmıştır. Endüstri Devrimi sonrasında, makineleşme süreci ile kırdan kente göç hızlanmış, kentsel nüfus artmış ve kent bu artıştan olumsuz etkilenmiştir. 20. yüzyıl kentsel tasarımları ele alındığında, ütopya kavramının yükselişi fark edilmektedir. Bu dönemde, endüstrileşme ile yaşanan değişim, mimarları ve planlamacıları yeni arayışlara yönlendirmiştir. Makineleşmenin getirdiği olumsuz şartlarla kentin yaşanabilir çevreden uzaklaşması ve kentlerden kaçışların başlaması ideal kent kavramının sorgulanmasına sebep olmuştur.

Yani, 20. yüzyıl başında kent ütopyaları, yerini ideal yaşam mekânı olarak doğa ile kentin birleştirildiği ekolojik ütopyalara bırakmıştır.

20. yüzyıl başından 1960’a kadar olan dönem ve sonrası ele alındığında, ütopya düşüncesinin değiştiği görülebilir. Yüzyıl başında Ebenezer Howard ve Frank Lloyd Wright gibi kentle doğayı bir arada tasarlamaya çalışan mimarlar vardır. Yani, 20. yüzyıl başında kent ütopyaları, yerini ideal yaşam mekânı olarak doğa ile kentin birleştirildiği ekolojik ütopyalara bırakmıştır.

Endüstri Devrimi sonucu ortaya çıkan sorunlar dışında Sovyet Rusya’da devrim ve iç savaşlar nedeniyle konut sorunu oluşmuştur. 1920-1930 yılları arası Sovyet Modernizmi’nde üretilen fikirler ile çarpıcı bir ütopist anlayış sergilenir. Bu dönemde, ütopya kavramını eleştiren distopyalar, kentsel alanın yaşanabilirliğini sorgulamaya başlamıştır.

Farklılaşan bu ütopya anlayışı ile, 20. yüzyılın ilk yarısındaki işlevsellik, yerini 1960’larda yapısal sürece bırakmıştır. Bu dönemde Archigram ve Japon Metabolistler gibi yüksek teknolojinin toplumun tüm sorunlarını çözebileceğini düşünen topluluklar ön plana çıkmıştır.

20. yüzyılda geleneksel şehrin organik bütünlüğü çözülmüştür. Bu organik bozulmayı içselleştiremeyen mimarlık, yeni bir bütünlük ütopyası düşlemiştir. Mükemmel hayatın ve kentin kurulabileceği ve korunabileceği fikri, doğaya aykırı bir varsayım olmuştur. Çünkü, her organizma sürekli değişim ve devinim içerisindedir (Aydınlanma döneminde bahsedildiği gibi.). İdeal toplumlar, yalnız ideal oldukları için erişilmez değildirler, herhangi bir türden, bir projeye karşılık olmak için durağan ve değişmez olmaları gerektiği için de erişilmezlerdir. Makineler, yeryüzünü ve insanlığı çirkinleştirmiş, doğa geri plana itilmiş, bastırılmıştır; birey parçalanmış, tahrip edilmiş, duygular kaybolmuş, insanlar bir şey isteyemez hale gelmişlerdir.

Fragmanlar Çağı

Köprü-Kent
 James Fitzgibbonsene, 1960.

Le Corbusier, Çağdaş Kent, 1962.
Frank L. Wright, Broadacre City, 1934-35.

Sonuç

Aydınlanma Dönemi modern çağa geçişi öngören ve sağlayan bir dönem olmuştur. Bu dönemde simgesel ve anıtsal nitelikte tasarımların olduğu bir ütopya kavramı vardır. Dönemin teknolojik olanaklarını zorlayan büyük tasarımlar ile gerçekleşmesi olanaksız öneriler gözlemlenmektedir.

19. yüzyıl toplumda eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramların ön planda olduğu ve Endüstri Devrimi’nin etkisiyle kırdan kente göçün hızlandığı bir dönemdir. Kolektif yaşama dayanan, bireyin mutluluğunu da ön planda tutan bir ütopya anlayışı vardır.

20. yüzyıl ütopya kavramında bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile ideolojik yaklaşımlar yerini gerçekçi, gereksinimlerin karşılanacağı bir düşünceye bırakmıştır. 20. yüzyıl içinde ütopya algısının farklılaştığı görülmektedir. 20. yüzyıl ilk dönemlerinde, doğa ve kentin birleşimi ile kentten kopmayan küçük ölçekli kentsel formlar vardır. Endüstrileşmenin getirdiği nüfus sorunu ile kentlerin yayılmasını engellemek ve tarım alanlarını tüketmemek için dikey formlar önerilir. Bu dönemde kır-kent ilişkisi nedeniyle ekotopya ön plana çıkmıştır.

Sovyet Devrimi’nin getirdiği sonuçlar, bilimsel ve teknolojik gelişmeler gibi nedenler, kent algısını makine estetiğine indirgemiş, toplumsal olmayan fiziksel çevre tasarlanmaya başlanmıştır. Çok sayıda konuta gereksinim duyulması, seri üretim olgusunu ortaya çıkarmıştır. İdeal yaşam için sunulan tek tip tasarımlar toplumsal sorunlara neden olmuştur. Bu dönemde ütopyanın negatifi olan distopya kavramı ön plana çıkmıştır.

İkinci Dünya Savaşı, kentsel tasarımların olumsuzlukları ve teknolojik gelişmelerin artması gibi nedenler ile ütopyalar, 20. yüzyılın ikinci yarısında, yeni bir döneme girmiştir. Teknolojik gelişmelerin yükselişi, uygulanabilirliğin artmasına olanak vermiş ve bu da hayal dünyasının sınırlarını epey zorlamıştır. Bu dönemde mega yapılar, takılıp-sökülebilir şehirler, yüzer kentler tasarlanmaya başlamıştır (Teknotopya).

“Ütopyalar günün yetersizlikleri, distopyalar ise geleceğin yetersizliklerinin sezilmesi olarak düşünülebilir. Günümüzde kapitalist kentlerin gün geçtikçe bir distopya imgesi ürettiğini izlemekteyiz. Tüm fantastik imgeler ve kurmaca gerçeklikler arasında gelip giden, durmaksızın büyüyen bir kent algısı ön plana çıkmıştır. Yüksek kuleler, reklam panoları, “billboardlar” ile çevrilmiş bir kent gerçekliğidir bu. Çoğu zaman başımızı kaldırıp bakmadığımız bina boyunda dev ilanlar ve hızla beraber ilginin gitgide azaldığı bir kent algısı ile “enformasyon” bombardımanı altında kaldığımız saatler ve kent deneyimleri (Doğan Hasol)…”

Adahi Şahin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir