Euphoria: Modern Bir Çığlık

Euphoria: Modern Bir Çığlık

HBO’nun son yıllarda televizyon dünyasında süren egemenliği bir çok teknolojik gelişme ile tehlike altına girmişti. Disney’in online servisiyle beraber gelecek onlarca yeni dizi, Apple’ın dizi sektörüne çok büyük bütçeler ayırması, Amazon’un tarihin en pahalı iki dizisini hazırlaması (Dune ve Yüzüklerin Efendisi) gibi faktörler televizyonun yaşlı kralını Game of Thrones sonrası ufak çapta tedirgin etmekteydi.

Bir yandan da çocuk yaştan itibaren şarkıcılık/oyunculuk gibi meziyetlerle Amerikan halkının bildiği Zendaya vardı, Spider-man’in Marvel Sinematik Evreni’ne dahiliyeti sonrası “Yeni Mary Jane” olarak karşımıza çıkan Zen, uluslararası şöhretin kapısını aralamış olmasına karşın hala “Teen-Actress” kategorisinde değerlendiriliyordu. 

            HBO ve Zendaya’nın yolları böylece “Euphoria” projesinde kesişti. İki tarafın da yeniliklere ihtiyaç duyduğu bir anda ortaya çıkan projeyle, anksiyete müzdaribi, sosyal anlamda içine kapanık, uyuşturucu bağımlısı ve “akran zulmü” mağduru Başrol “Rue” rolünde karşımıza çıkan Zendaya, sezon boyunca performansıyla “Teen-Actress”liğin geçmişte kaldığını herkese gösterirken, belki de farkında olmadan son yıllarda Cam ekrandaki en büyük sosyolojik tespitlerin yapıldığı projenin de ana yüzü oluyordu. 

            Not : Aşağıda diziye dair Spoiler’lık hiçbir şey yoktur.

            Euphoria kısaca Rue isimli ana karakterimizin uyuşturucudan arınma amacıyla “Hristiyan Rehabilitasyon Merkezine” gönderilmesi, rehabilitasyon sonrası neredeyse ilk gününde overdose’dan hastahanelik olması sonrası Rue ve çevresindeki gençlerin “sorunlarını” işliyor. Dizi, beni çok şaşırttı zira tek kişi çevresinde geçecek bir hikaye beklentisine sahiptim; Euphoria bugün dünyanın her yerinde bir çok gencin yaşadığı sorunların HER BİRİNİ, farklı karakterlerle ekrana taşıyor.

            Bir adet “Uyuşturucu bağımlısı”, bir adet “Güzelliği yüzünden kullanılan kadın”, bir adet “Kilolu olduğu için cinselliği keşfedemeyeceğini düşünen kadın”, bir adet “Ailesinin baskısıyla oldukça hetero büyümüş ancak Lise’nin son yılında eşcinselliğini fark etmeye başlayan takım kaptanı”, bir adet “Sevdiği kadının İntikam-Pornosuyla yüzleşen adam”, bir adet “Sevgi arayıcısı kadın”, bir adet “Kontrol Manyağı” iki adet “Kadınlar seks objesidir” adam ve daha bir çok diğer karaktere sahip dizi, bu karakterlerin ve onların problemlerine oldukça başarılı süreler ayırıyor ve toplumun, daha doğrusu kendilerinden önceki jenerasyonun hatalarını gerektiği yerde alt mesajlarla, gerektiği yerde kör göze parmak şekliyle sunuyor.

Dizi bu noktada bir çok eleştirmen tarafından düşük notlar ve sert eleştiriler aldı, fakat bu eleştirilerin bir çoğu “Amerika’da artık böyle gençler yok”, “Topluma karamsar bir bakış açısına sahip” ve “Sinematografi için gerçekler çarptırılmış” sığlığına sahipti.

Ancak, Amerika’da günümüzde 12 yaşından büyük gençlerin %12.7’si antidepresan bağımlısı olduğunu kabul ediyor ve 1999 ile 2014 arasında antidepresan kullanımı %66 artmış (Kaynak : 2017 tarihli APA raporu) uyuştucuda ise durum daha açık : 2017 yılında 18-25 yaş arasındaki 5.1 milyon genç (Genç nüfusun %14’ü) Bağımlılıkla Mücadele merkezlerine başvurmuş. İlaç kategorisindeki (Adderall, Xanax, Ritalin, Concerta, Kokain grubu) uyuşturucularda ise durum şu: 2.5 milyon genç bağımlı olduklarını kabul ederek rehabilite merkezlerine gitmiş (genç nüfusun %7’si).

Bunlar sadece 18-25 yaş arasıydı; 25 yaşından büyüklerde ise durum şöyle:

13 Milyon kişi bağımlı, Toplumun %6’sı ediyor. Alkole bağımlı olduğunu kabul edenler ise 10 milyon (Nüfusun %5’i) (Kaynak : 2019 tarihli Amerikan Bağımlılık Merkezi Raporu).

            Genelde Millenial’ların “hedonistik” kişiliklerine ve Makyavelist duruşlarına iğnelemelerde bulunmasına karşın, tüm bir hikaye gerçekten bu yaş grubuna ait biri tarafından yazılmış gibi geliyor, kamera hariç. Yönetmenlik koltuğunun kullandığı ışık, renk oyunları ve müthiş efektler karakterlerin uyuşturucu etkisi altında nasıl bir “etki” altında olduğunu o kadar başarılı bir şekilde yansıtıyor ki, şapka çıkarmamak imkansız.

            Günümüzde bir çoğumuz baskı altında yaşıyoruz. Stres bozukluğu, zihnimize doğru gelen medya bombalaması, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon problemleri gibi rahatsızlıklar artık her gencin kabul ettiği şeyler ve maalesef artık “normal”. Lakin problemler “normal” olmamalı, tüm bir sezonda işlendiği gibi. Herkesin bir “sebebi” ve emin olun en “iyi”nin bile kusurları, hataları, pişmanlıkları var. Ve bu kusurlar, hatalar, pişmanlıklar utanılacak – gizlenecek – asla iyileşmeyecek şeyler değil. 

            Yüzeysel “vücut olumlama” ve “love yourself” mottolarının gerçekten bir doktrine dönüştüğü bir sezon, aslında jenerasyonun bas bas bağırdığı problemlerin her birinin “ilaçsız” nasıl aşılabileceğini ya da nasıl hissettirdiğine odaklanıyor ki açıkçası beni yakalayan da buydu. “Nasıl hissettirdiği”…

Dizi, baştan sona bu hissi bir çok perspektifte zirvede yansıtıyor, karakterlerin çaresizliği veya soru işaretleri ses tasarımları, oyunculuk ve yukarıda saydığım renk ışık gibi etmenlerle izleyiciye sonuna dek veriliyor. Kısacası, HBO’nun Euphoria’sı 2010’lu yılların gençlerinin Televizyona bıraktığı kusursuz bir “keşke”. 

            Euphoria benim adıma son yıllarda “soluksuz” izlenen, gereksiz ajitasyondan, medya hype’ından uzak bir işti. İçimiz dışımız “Fantastik” dizi / filmler ile dolmuşken (ki bu da Jenerasyonumun ve benden sonrakilerin yaşadığı “Kaçışçılık” akımıdır, belki bir sonraki yazıda değiniriz… Görsel sanatların nasıl muhteşem ve gerçek olabileceğini unutmuşum. Kesinlikle tavsiye ediyor, tüm sevgili Memento okurlarını bir sonraki yazımda Euphoria’yı okumuş halde görmek istediğimi sevgili “Yazar” olarak belirtiyorum.

Cenk Durlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir