Arthur Fleck’ten Joker’e ya da Herhangi Birinin Sinik’e Dönüşümünün Portresi

Arthur Fleck’ten Joker’e ya da Herhangi Birinin Sinik’e Dönüşümünün Portresi

Geçtiğimiz sene uzun zamandır beklenen Joker filminin gösterime girmesi küresel çapta büyük heyecana yol açtı. Özellikle, Heath Ledger’ın Batman: Kara Şövalye (2008) filmi ile sinema tarihinde fenomen bir karakter haline gelen Joker, Heath Ledger’ın da harikulade performansı ile beraber izleyicilere etkileyici bir karakter izlenimi veriyor. Aynı zamanda, Batman ile mücadelesinde tartışmalı bir dünya görüşüne de sahip olan karakter, tıpkı 2005 senesinde çekilen V for Vendetta filmindeki gibi bize, dünyadaki problemleri V’nin yöntemiyle çözebilir miyiz, sorusunu hatırlatıyor. Şüphesiz ki, Joker 2000’lerin sinema dünyasında V’den sonra yeni bir “anti-kahraman” temsili olarak simge bir karakter haline geldi. Bu her iki karakterin ve filmin ortak noktası ise bizlere yaşadığımız dünya hakkında somut bir anlatı sunması esasında.

Geçmişten beri insanlar dünyadaki ekonomik ve sosyal eşitsizlik ve adaletsizlik meselelerini tartışmaktadırlar. Fakat tüm bu tartışmaların aksine, Heath Ledger’ın Joker’inin dünyadaki dezavantajlı kitleyi temsil etmek için doğru adam olduğunu söyleyebilir miyiz? Filmin genel yapısında, Joker’in hikâyesi hakkında doğru düzgün bir bilgiye sahip değiliz ve filmde çıldırmış, psikopat bir adam görüyoruz ağırlıkla. Peki, o zaman Arthur Fleck (Joaquin Phoenix) hakkında ne söyleyebiliriz? 2019 yapımı Joker filmi bize Joker’in geçmişini anlatıyor. Film ağırlıklı olarak Arthur Fleck karakterine yani Joker öncesi döneme değiniyor. Bu nedenle filmde sadece bir psikopat görmekten ziyade, zihinsel problemleri olan Arthur Fleck’in ailevi ve sosyal problemlerini, bu doğrultuda kendisinin Joker’e dönüşümünü izliyoruz. Yazı içerisinde çizeceğim yapı dolayısıyla Arthur Fleck karakterini, Peter Sloterdijk’ın “Critique of Cynical Reason” kitabı çerçevesinde ele almaya çalışacağım.

Yazı içerisinde bizim için çok temel iki kavram bulunmakta: sinik ve kinik.[1] Peki, nedir bu kavramlar ve ne anlama gelirler? Joker’i bu iki kavram çerçevesinde değerlendirebilmek için öncelikle her iki kavrama da değinmek gerektiği kanaatindeyim. İlk olarak “kinik” kavramını anlamak için Sloterdijk bize Sinoplu Diyojen örneğini verir. Diyojen’i birçoğumuz en az bir yerlerden duymuşuzdur. Kendisi hayatını bir fıçı içerisinde yaşamış ve kamusal alan içerisinde dışkısını yapan, mastürbasyon yapan ve sosyal statülere pek de değer vermeyen biridir. Büyük İskender ile olan hikâyesini hepimiz duymuşuzdur. Duymayanlar var ise bir google’lasınlar. Yaşamını fıçıda geçirmesinin temel sebebi de, hayvan doğasına –animal nature- bağlı kalıp, bir köpek gibi yaşamayı tercih etmesidir. Bu çerçevede, Diyojen’i genel olarak arsız ve utanmaz[2] olarak tanımlayabiliriz fakat  kinisizm bu iki kavramı günümüzdeki gibi olumsuz bir manada kullanmaz. Kinisizm genel olarak insanın doğaya –hayvani bir doğa- yönelik mutlu bir yaşam sürmeyi hedeflemesidir. Kinik biri için utanma ve çok mutsuz hissetmek gibi duygulardan bahsedilemez. Çünkü kinik bir insanın dünya kaynakları üzerine hiçbir “arzusu” ve güç istenci yoktur. Bilgiyi sadece kendi tekeline almaktan ziyade, herkesin bilgiye erişim hakkı vardır diye düşünür ve bilgi üzerine de bir hırs taşımaz. Kinik biri doğa ile uyum içerisinde yaşar, fakat bu kendisinin irrasyonel olduğu anlamına gelmez. Tam aksine, kinik birey doğa ile uyum içinde rasyonel bir ilişkiye sahiptir. O, içerisine doğduğu kültür ile uyumlu bir ilişki kuramaz. Şehrin –polis’in- içerisinde yaşayan insanları rahatsız eder; çünkü ona göre, biz sadece içinde yaşadığımız kısıtlı alanın vatandaşları değiliz, biz Dünya vatandaşıyız.

Sinik biri hayatını aldatma ve güvensizlik üzerine kurar. Kinik bireyin aksine, hayvan doğasını reddeder. Sosyal yaşama entegre olmuş, asosyal bir karakterdir. Yaşama sevinci olmayan, kendini çaresiz hisseden biridir. Doğayla insani, samimi bir ilişki kurmanın aksine, doğayı Darwinci bir noktadan yorumlar[3]. Sinik birine göre, doğada en güçlü olan hayatta kalır. Böylelikle, hayatta kalabilmek ve doğada avantajlı bir duruma geçebilmek adına “güç istenci” ve “bilgi istenci” hayli yüksektir. Ayrıca, sinik biri, kendisini mutsuz, çaresiz, depresif ve kötümser hisseden ve gündelik hayatın sıradanlığı içerisinde yaşayan herhangi biri olabilir.[4] Kendisi için yaşam tümüyle bitik ve anlamsızdır. Böylelikle, kendisini tamamıyla bulutlarla kaplı ve sisli bir modern şehrin sefaleti içinde yaşayan kimse olarak tahayyül edebiliriz.

Filme dönecek olursak, az evvel yukarıda da söylediğim üzere, filmin başında Joker’den ziyade Arthur Fleck karakterinin yaşamına tanıklık ediyoruz.[5] Arthur, bulutlu ve kasvetli Gotham Şehri’nde annesiyle beraber sefil ve umutsuz bir yaşam sürmektedir ve yaşamını idame ettirebilmek adına da bir animasyon şirketinde palyaçoluk yapmaktadır. Ayrıca, mental hastalık ve duygusal bozukluk hastalıklarına sahip biridir kendileri. Kriz zamanlarında, trajik bir olaya içinde ne kadar acı hissederse hissetsin hastalığı sebebiyle kahkaha atarak tepki vermektedir. Duygusal bozukluk hastalığı sebebiyle annesi kendisine küçüklüğünden beri “happy” –mutlu- olarak seslenmektedir. Belki de bu nedenle, Arthur’un en büyük yaşam amacı insanları güldürmektir.

İlk olarak tam da bu bağlamda, filmin yönetmeni Todd Philips’in Gotham’ı oldukça sinik bir portrede yansıttığını düşünebiliriz. Filmin açılış sahnesinde Arthur’un palyaço kılığında şehirdeki serseriler tarafından darp edilişini izliyoruz. İlk sahneden itibaren oldukça Hobbesyen bir manzarayla karşı karşıyayız; her bir insanın diğer insanlarla savaş içerisinde olduğu bir doğal durum hali.[6] Bu nedenle, Arthur’un komedyen olma hayalini gerçekleştirmeye çalışırken, aynı zamanda bu karanlık, sinik şehrin içinde kendi hayatını da koruması gerekmektedir. Buna karşılık olarak, zihinsel ve duygusal problemleri sebebiyle kamusal alan içerisinde uyumsuzluk içinde yaşarken, insanların kendisine yönelik alaycı tavırlarıyla da uğraşmaktadır. Kültürle sürekli bir şekilde uyumsuzluk yaşayan, herhangi bir sınıfa ait olmayan –declassed- yalnız biri Arthur. Tam da bu noktada, onu bir “kinik” olarak yorumlayabilir miyiz? “kültürün içinde uyumsuz olmak” ilkesi onu kinik bir karakter olarak tanımlamaya yeterli olabilir mi? Aceleci bir şekilde karar vermeden önce, mesele üzerine daha fazla akıl yürütmemiz gerekir diye düşünüyorum. Filmin genel yapısında yönetmenin bize aktardığına göre şunu unutmamamız gerekir ki, annesinin ona “happy” olarak seslenmesine karşın hiç de mutlu bir adam görmüyoruz. Annesinin hastanede yattığı sahnede, Arthur’un ona söylediği şu sözler bu durumu çok iyi açıklıyor: “Şu boktan hayatımın içinde bir dakika bile mutlu olmadım…” Arthur’un bu sözleri tam anlamıyla kendi çaresizliğini nasıl derinden hissettiğini bize çok iyi açıklıyor. Uyumsuz bir kişilik olsa dahi, Diyojen kadar mutlu bir insan değil kendisi. O halde, Arthur Fleck’i sinik olarak yorumlayabilir miyiz? Bunun için de biraz daha beklememiz gerekiyor. Yukarıda değindiğim üzere, sinik birey güç ve bilgi istenci olan kimsedir. Fakat bize aktarılan karaktere baktığımızda bu hırs ve istenci net bir biçimde göremiyoruz. Böylelikle, en başta kendisini sinek olarak nitelemek pek de kolay değil, bu aşamada şunu söyleyebiliriz ki, kendisi gündelik yaşam içerisinde zorluklarla boğuşan herhangi biri.

Filmde esas olarak Arthur’un gündelik yaşamına da şahitlik ediyoruz. İş hayatındaki ve sosyal yaşamındaki zorlukların yanı sıra, aile ve aşk meselelerini de görüyoruz. Filmin belki de tek aydınlık tarafı, Arthur’un komşusu olan Sophie (Zazie Beetz) ile aşk ilişkisi. Aile ilişkisi durumunda ise, babasını hiç tanımamış olan Arthur, annesinin iddialarına göre Gotham’ın en zengin ailesi olan Wayne Şirketi’nin başındaki kişi Thomas Wayne’in oğlu olduğunu öğrenir. Filmin bu aşamasında ise, yavaş yavaş alt sınıf ve üst sınıf mücadelesinin ayyuka çıktığını görürüz. Arthur kendisini egemen üst sınıfa karşı bir dost-düşman ilişkisi içinde bulur. Annesinin iddialarını öğrenmek için bu durumu netleştirmek ister. Bu esnada, film bize Arthur’un bilgi istencini göstermeye başlar. Arthur’un dönüşümü yavaş yavaş başlamaktadır. Thomas Wayne ile karşılaştığı sahnede, küçük düşen ve Wayne’den yumruk yiyen Arthur’un güç istenci de ortaya çıkmaya başlar artık. Ancak bu yalnızca onun güç istenci değildir. Filmin önceki sahnelerinde, Arthur’un Wayne Şirketi çalışanlarını öldürdüğü ve henüz anonim bir karakter iken aldığı halk desteğini hatırlamaya çalışın. Gothamlılar, Arthur’u ya da Joker’i çoktan üst sınıfa karşı mücadelede simgeleştirmişlerdi.

Umarım ölümüm hayatımdan daha değerli olur.

I just hope my death makes more cents than my life. –

Arthur’un aşk hayatına geri dönecek olursak, filmin en şok edici anlarından birine tam da burada tanıklık ediyoruz. Arthur’un Sophie olan ilişkisi aslında yönetmen tarafından bize oynanan oyunun bir parçası ve Arthur’un şizofreni durumunun açığa çıkması ile bütün aşk hikâyesinin baştan aşağı bir aldatmaca olduğunu öğreniyoruz. Tam da burada, herhangi biri rahatlıkla filmin bütün yapısının aldatmaca ve güvensizlik üzerine kurulu olduğunu söyleyebilir. Arthur’un kendi kendini aldatmasının/yanıltmasının açığa çıktığı sahnede bir nevi kendi farkındalığına ulaşıyor. Bu onun cogito ergo sum –düşünüyorum, o halde varım- anı. Bu durumu Sloterdijkçı bir noktadan yorumlayacak olursak: “Ben bir kandırmacadan/aldatmadan ibaretim, o halde kendimi korumam gerekir.” Bu sahneden sonra, film bize Arthur’un, Joker’e dönüşümünü göstermeye başlıyor. Arthur’un kendini bulduğu an, tam da bir sinik olarak belirdiği an.

Filmin son sahnelerinde, Joker’in Murray Franklin (Robert de Niro) Show’da –bir zamanlar hayranı olduğu ve stand up performansı nedeniyle kendisiyle alay eden ünlü talk show sunucusu- konuk olduğu esnada, sokakta yaşayan herhangi biri olarak biri tarafından dayak yese, öldürülse kimsenin umurunda olmayacağını söyledikten sonra Murray Franklin’i canlı yayında öldürüyor. Bu nokta, herhangi birinin üst sınıfa karşı savaşını başlattığı ve güç istenci içerisine girdiği an. Ardından çıkan sokak isyanları, Thomas Wayne ve Martha Wayne’in müstakbel Batman’in gözü önünde sokaktaki kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülmesi, alt sınıf ile üst sınıf mücadelesinin keskinleştiği nokta. Filmin son sahnesi, bir devrim anından ziyade, güç istenci açığa çıkmış, sıradan insanların sinik birine dönüşümünü yansıtıyor. Filmin son sahnesinde Joker, sokaktaki kişiler tarafından kral ya da lider ilan ediliyor.

Filmin genel yapısında sinik bir tablo izlenirken ve hikâye tam anlamıyla güçlü ve güçsüz gerilimi üzerine kurulmuşken, filmde alt sınıfı yücelten bir tavır olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Benim düşünceme göre, filmde Joker’in haklı çıkarılmaya çalışıldığını düşünmek oldukça kolaycı bir bakış açısı. Tam aksine, yönetmen Todd Philips, içinde yaşadığımız sinik dünyanın yapısını bize bütün gerçekliğiyle sunmuş ve alt sınıf – üst sınıf çatışmasının bu yok edici/hiçleştirici durumunu çok iyi anlatmış diyebilirim. Gotham içindeki tek olasılık belki de, insanların birbirlerine karşı hayatta kalma mücadelesi verdiği durum olacak.

Melih Can Kızmaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir